 
 
 
 
 
 
 
 
| İkiztepe
figürinleri
İlk
Tunç Çağına (İÖ 3000 ) tarihlenen İkiztepe figürin ve daha soyut
insan betimlemeleri olan idollerinin çoğunluğunu pişmiş topraktan
yapılan kadınlar oluşturur. Anadolu'nun Neolitik Çağ'dan beri devam
eden Ana Tanrıça geleneğinin Karadeniz bölgesindeki temsilcileri
İkiztepe figürinleridir. Birkaç grupta benzer özellikler gösteren
figürinlerin çoğunluğu ayakta duran tiptedir. Genellikle çıplak
olarak betimlenmiş bu kadınlar kuş kanadını andıran yukarı kalkmış
kollarıyla adeta dua eder gibidirler. Basık yuvarlak yüzlü, küçük
gözlü, top burunlu, küçük yuvarlak ağızlı, kulaklarında çift küpe
delikleri olan İkiztepe kadınları düzgün vücut hatlarıyla dikkati
çekerler. Küçük göğüslü, ince belli, fındık göbekli, çıkık popolu,
geniş kalçalı ve birbirine bitişik bacaklı bu kadınlar, büyük cinsel
organlarıyla kadınlığı ve doğurganlığı çağrıştırmaktadır.
İkiztepe figürinlerinden en ilginci 1975 yılında bulunan, üzerinde
sepet örgüsüne benzer giysi olduğu sanılan figürindir. Bu kadının
göğsünde aşağı doğru inen kazıma bezemeler ise kaburgalarını belirtir
gibidir.
İkiztepe'lilerin kadın figürinleri tapınma sırasında kutsal alanlarda
kullandıkları, Tepe III'de ki kazılar sırasında ağaç gövdeleri ile
etrafı belirli aralıklarla düzenlenmiş bir sundurma içinde yarım
daire şekilli kutsal alanda yer alan bir sunakta ele geçen on sekiz
adet kadın figürininden anlaşılmaktadır. Ancak, tören sırasında
figürinlerin ne şekilde kullanıldıkları tam olarak tespit edilememiştir.
Anadolu'nun İÖ 3'bin yerleşmeleri içinde en seçkin plastik özellikler
gösteren İkiztepe figürin ve idollerinin sayısı bu yıl ele geçenlerle
birlikte 130'a ulaşmıştır.
|
|
Kızılırmak'ın
denize döküldüğü yerde iki büyük, iki küçük tepeden oluşur İkiztepe. Hint-Avrupa
kökenli Anadolulu bir halkın yaşadığı İÖ 3200 lerde başlayan ve 2100 lere
kadar kesintisiz 1100 yıllık zaman dilimi içinde sürekli yaşanmış bir
İlk Tunç Çağı yerleşmesi. Kafkasya'dan Balkanlara kadar geniş bir alanda
kültürel ve ticari ilişkiler kuran, arsenikli bakırdan silahlar ve dokuma
kumaşlar üreten İkiztepeliler, 4 bin 500 yıl önce kafatası ameliyatı yapacak
kadar da gelişkin tıp bilgisine sahiplerdi.
Karadeniz
kıyısında Sinop ve Bafra burnu dışında yurdumuzda güneşin denizden doğuşunu
görebileceğimiz fazla bir sahil yoktur. Marmara'da Tekirdağ- Gelibolu
sahili ile Akdeniz'de Kemer sahilleri dışındaki bölgelerde güneş ya arkanızdan
doğar ya da sahile paralel olarak geçer gider. Anadolu'nun tam ortalarında,
kıyısı olmayan bir coğrafyada devlet kurmuş Hititler için güneş karadan
yükselmekteydi. Ancak çivi yazılı bir Hitit metninde "biz güneşin denizden
doğduğu yerden geldik" diyorlardı. Önceleri Hititolog bir kısmı bu halkın
doğuda Kafkaslar ile Hazar denizinin batı kıyılarından gelmiş olabileceğini
düşündüler. Orada da güneş denizden doğuyordu. Diğer bir grup bilim adamı
için ise Romanya sahilleri daha uygundu. Hititler'in Balkanlar'dan gelmiş
olabileceğini öne sürdüler. Ayrıca konuştukları dilin Hint-Avrupa gurubuna
bağlı olduğunu anlayan bilim adamları yukarıdaki tanımdan yola çıkarak
yeni teoriler geliştirdiler.
Hititler'in
İÖ 2000 yıllarında, Anadolu'nun ortasında birden bire çıkışlarını başka
türlü açıklayan olmuyordu. Zaten yakın tarihlere kadar ne zaman bulunan
bazı yeni kanıtlar daha önce bilinenlere uymuyorsa, hemen bir göç dalgasıyla
her şey yerli yerine oturtuluyordu. Öyle ki eski kavimlerin çanak çömlek
yapmak, sonra da bunları kırıp, toprağa gömüp başka yerlere göç etmekten
başka bir iş yapmadıkları izlenimini edinebilirdiniz. Son dönemlerde yapılan,
özellikle dil bilimsel çalışmaların sonucunda çok daha tanımlanabilir
bir ilk çağ insanı ortaya çıkmaya başladı. Tarihte çeşitli nedenlerle
göçler olduğu kesindi (Zaten hala da olmaya devam ediyor). Ama bu sanılandan
çok daha küçük boyutlu olmalıydı ve gözlemlenen pek çok gerçeğin gayet
güzel başka açıklamaları da olabilirdi. Örneğin Hititler'in Anadolu'ya
dışardan gelmemiş olmaları gibi. Çünkü (eğer bu teze inanırsanız) Hititler
zaten hep Anadolu'da yaşıyorlardı. Tek yaptıkları, İÖ 2000 civarında güneşin
denizin üzerinden doğduğu Bafra-Sinop arasındaki dağlık sahil şeridini
bırakıp, Kızılırmak vadisini takip ederek Bugünkü Çorum civarına gitmekten
ibaretti.
Bu teoriyi
ilk kez Prof. Dr. Önder Bilgi'den duyduk ve çok heyecanlandık. Çünkü ilk
çağ tarihinin bir bölümünün toptan değişmesi söz konusuydu. Sadece Hititlerin
Anadolu'nun içinden çıkmış bir kavim olmasını getirmiyor, buna bağlı olarak
da bütün Hint-Avrupa dil ailesinin ilk ana yurdunun Anadolu'nun da bu
sınırlar içinde olabileceğini de öne sürüyordu.
Hem sürdürmekte
olduğumuz doktora çalışmasının, hem de 2001 yılı kazı dönemi buluntularının
fotoğraflarını çekebilmek için Eylül ayının ilk günlerinde kendimizi Bafra
ilçesinde bulduk. İkiztepe kazısı 1974 yılından beri sürdüğü için artık
ilçeyle bütünleşmiş. Önder Hoca'nın da dediği gibi, ilk sorduğumuz kişi
bize yolu bir güzel tarif etti. Bafra'ya gelir gelmez İkiztepe kazısını
kime sorarsanız gösterirler demişlerdi.
Gerçekten
de önümüze ilk çıkan pastaneye sorduk ve ayrıntılı bir tarif aldık. Çeyrek
asrı aşan bir süreden sonra burada İkiztepe kazısını bilmeyen herhalde
kalmamış. Görünüşe bakılırsa hemen herkes de elinden geldiğince İkiztepe'yi
önemsemeye gayret ediyor. Batıya doğru Bafra'dan çıktık. Çok tipik bir
beton köprüyü geçtikten sonra "İkiztepe" tabelasından sağa saptık. Birkaç
sormanın ardından da yaşlı çam ağaçlarının arasındaki iki katlı kazı evinin
bahçesine geldik.
İkiztepe
1944 yılında Samsun yakınındaki Dündar Tepe'de kazı yapan arkeologlar
tarafından bulundu. İlk sistemli kazılar ise Türk Tarih Kurumu adına Bahadır
Alkım tarafından 1974 yılında başlatıldı. 1981 yılında bu yana ise İstanbul
Üniversitesi ile Kültür Bakanlığı adına Prof. Dr. Önder Bilgi tarafından
yürütülüyor. Buraya İkiztepe denmesine rağmen aslında ikisi büyük olmak
üzere 375 x 175 m ölçülerindeki bir alana yayılmış dört tepe söz konusu.
En büyük ve en yüksek olan birinci tepe Bafra ovasından yaklaşık 30 m
kadar yüksekte. Diğerlerinin yükseltileri ise sırasıyla; ikinci tepe 22.5
m, üçüncü tepe 12.5 m, ve dördüncü tepe 16 m.
Aslında
arkeolojik kazılar çok keyifli yerlerdir. Öğrenciler, bilim adamları,
sadece arkeolojik kazılarda rastlanan bir neşe, heyecan ve enerji içinde
çalışırlar. Her şey toz pembe değildir ama, onca genç insanın enerjisi
ve sevinci, deneyimli hocaların bilgisi bir şekilde ortamı, en azından
bizim gibi kısa süreliğine dışardan gelenler açısından, çok çekici hale
getirir. Yıllanmış bir kazının, düzeni çoktan oturmuş güzel bir kazı eviydi.
Daha birkaç gün öncesine kadar ortalıkta koşturan, kazan, temizleyen,
inceleyen öğrencilerin çoğunluğu gitmiş. Geride bir kaç öğrenci, asistan
Dr. Şevket Dönmez, Önder Hoca, Bakanlık Temsilcisi Jale Hanım ile aşçı
Yılmaz ve şoför Necati beyler kalmıştı. Aslında ortalık daha kalabalıkken
gelmeyi tercih ederdik. Ancak bu yıl ele geçen tüm eserleri bir arada
görüp, çekebilmemiz için sezonun sonunu beklememiz gerekti. Artık ortama
harika bir huzur hakim olmuştu. Kazı evinin etrafında büyüyen çam ağaçlarının
rüzgarda çıkardıkları sesten başka bir şey duyulmuyordu.
İkiztepe
kazısı ülkemiz Karadeniz sahillerinin en eski ve en uzun süreli kazısı.
Zaten bölgede yapılan arkeolojik çalışmaların sayısı da son derece az.
Yakın zamana kadar bu bölgenin tarih öncesi çağlarda fazla bir harekete
tanık olmadığı sanılıyordu. Oysa İstanbul Üniversitesi Bilim adamlarından
Prof. Dr. Önder Bilgi başkanlığındaki bir grup tarafından yapılan yüzey
araştırmaları ve müze çalışmaları sayesinde şimdilerde anlıyoruz ki Karadeniz'e
has yoğun bitki örtüsü ve aşırı nemli ortam çok eski çağların kanıtlarını
hem gizliyor hem de hızla yok ediyor. Kısaca söylemek gerekirse Gaziantep-Urfa
yolunda giderken bir bakışta yedi höyük, Trakya'da Kırklareli'ne ilerlerken
sayamadığınız kadar tümülüs gördüğünüz gibi Karadeniz sahilinde herhangi
bir arkeolojik kalıntıyı bir bakışta tanıma şansınız çok zayıf. Ayrıca,
arkeoloji deyince aklınıza Efes'in tiyatrosu, Didim'in Apollon tapınağı
gibi devasa yapıtlar geliyorsa bir höyükten etkilenmeniz de nerdeyse imkansız.
Ancak şimdi bu çelimsiz tepecikler geçmişi yeniden yazdırıyorlar ve konuyla
ilgilenenleri de çok derinden etkiliyorlar.
Güneşin
batmasına az kalmış olmasına rağmen Prof. Dr. Önder Bilgi bizi yakındaki
höyüğe götürdü. Çevreden biraz daha yüksek, insan yapısı bir tepenin üzerindeydik.
Höyüklerin nasıl oluştuğu anlamak insana başta çok zor geliyor. Küçük
bir mahalle düşünün, hep aynı yerde binlerce yıl kalıyor. Ve nesilden
nesile evler yenilenirken yere düşen kerpiç, toprak ve diğer çöpler yüzünden
yavaş, yavaş çevreden yükseliyor. Bu tepeyi yukardan dikkatli bir şekilde
kazmaya başladığınızda ise zamanda geriye doğru bir yolculuğa çıkıyorsunuz.
Birbirlerinden sadece bir metre ayrı duran iki tabaka arasında yüzlerce
yıllık zaman farkları bile olabiliyor. Dört tepeden ilk üçünde ana toprağa
kadar inilmiş. Bunun anlamı; daha derine yapılacak kazılarda artık arkeolojik
değil olsa, olsa jeolojik bilgiler edinileceği. Kısacası buraya ilk insan
yerleştiğindeki toprağa ulaşılmış.
Önder Hoca
ile birlikte höyüğü gezerken hem burayı onun rehberliğinde tanımanın ayrıcalığını
yaşıyor hem de son çıkan "Orta Karadeniz Bölgesi Madencileri" kitabında
yazdığı konuları dinliyorduk. Hoca İÖ 2100 öncesi metal eserlerin, % 90'nın
Orta Karadeniz Bölgesi dışında benzeri olmaması nedeniyle, bu bölge halkının
dışarıdan gelmediğine inandığını söylüyordu. Daha sonra Samsun Müzesi'nde
göreceğimiz hem teşhirindeki eserlerinin güzelliğinden hem de depolarındakilerin
çokluğundan bu küçücük höyükten çıkanlar konusunda gerçekten hayrete düşecektik.
Daha dün yapılmış gibi duran metal eserleri, özelikle de bronz mızrak
uçları, Anadolu'daki en güzel pişmiş toprak insan figürinleri, harika
kaplar, meyvelikler ve akıl almaz sayıdaki dokuma tezgahı ağırlıkları,
ağırşakları, ve tarama fırçaları. Sadece salonlardakilerin değil de depodakileri
de hesaba katınca karşımıza metale çok güzel şekil verebilen, ciddi bir
dokuma sanayiine sahip, kendine has bir inanç sistemi olan büyük bir uygarlık
çıkıyordu. Tepe II'de yapılan çalışmalarda yerleşim tarihinin İÖ 4300
yıllarına kadar uzandığı anlaşılmıştı. İkiztepe'deki yerleşme kesintisiz
olarak İÖ 1700'e kadar devam ediyor. Anadolu'daki Hitit krallığının kurulmasına
denk gelen bu tarihte yerleşim terk ediliyor. Bin yıldan fazla sessiz
kalan İkiztepe İÖ 650 - İÖ 30 arası tekrar kesintisiz bir yerleşime sahne
oluyor. Tepe I'de höyüğün ikinci iskan dönemine ait, tümülüs tipi, iki
odalı ve dramoslu bir mezar bulunuyor. Antik çağda soyulduğu için mezarın
kime ait olduğu bilinmiyor.
Önder Hoca
son yıllardaki en radikal arkeologlardan Colin Renfrew'den de söz ediyor.
1987 yılı Archaeology and Language: The Puzzle of Indo-European Origins
(Arkeoloji ve Dil: Hint-Avrupa Kökenlerinin Bilmecesi) adlı kitabında
Bu dilin nasıl Anadolu'dan yayıldığını anlatıyordu. Hatta artık arkeolojide
mühendislik ve matematik eğitimlerinin de verilmesi zorunlu olduğu konusunda
yarı şaka yarı ciddi yorumlarda bulunduk. Renfrew çok basit bir açıklama
getirmişti. Avrupa'da tarım devrimi başlamadan önce, toplayıcı ve avcı
bir kişiyi hayatta tutmak için 10 km2, beş kişilik basit bir aile için
50 km2 alan gerekiyordu. Oysa tarih öncesinde Anadolu'da yaşanan tarım
devrimi sayesinde yiyecek üretimi çok arttığı için 1 km2 alanda 5-10 kişi
yaşayabilir hale gelmişti. Tarımcıların nüfus avantajı avcı ve toplayıcılara
göre 50-100 misliydi ve İÖ 6000'de Anadolu'dan Yunanistan'a geçen bu bilgi
sayesinde tarımı bilenler yavaş yavaş kıta Avrupası'na çoğalarak yayılmaya
beraberlerinde kendi dillerini de götürmeye başladılar. Kıtanın kuzey
batı ucuna varmaları nerdeyse 3000 yıl aldı. Tüm yerel diller bu nüfus
avantajı karşısında eriyip giderken (gene aynı teoriye göre) Baskların
dili, bir fosil gibi, Avrupa'nın tarım öncesi döneminden kalmış bir dil
olabilir.
Kazı evinin
bahçesine masamızı kurduk, ayaklarımızı hazırladık. 2001 yılı buluntuları
kutular içinde yanımıza gelmeye başladı. Çekime başladık. Bu tür İlk Çağ
kazılarında nedense en önemli buluntular hep en gösterişsizleri olurlar.
Pınar'ın elinde getirdiği küçük kutudan çıkan kumaş parçaları da öyleydi.
Tamamen bitkisel liflerden eğrilmiş ve dokunmuş kumaşın resimlerini çekerken
bundan 5000 yıl kadar öncesindeki, tanımlayamayacağım o günü düşünüyordum.
Belki kadın, belki de erkek bir usta, tezgahın bu kumaş parçasının ait
olduğu bezi dokuyordu. Bölgede kadınların etkin roller üstlendiğine en
açık kanıt, silahlarıyla birlikte gömülmüşlerin varlığı. Zaten Amazon
efsaneleri de nerden çıkmışlardı ki?
İkiztepelilerin
nelerle geçindikleri, neler yaptıkları hakkında da oldukça çok bilgimiz
var. Bulunan hayvan kemiklerinden, balık kılçıklarından anladığımıza göre
hayvancılık ve balıkçılığa tarımdan daha fazla önem veriyorlardı. Ayrıca
hayvanlardan elde edilen boynuzlardan saplar, aletler yapıyorlardı. Fosilleşmiş
olarak bulunan bazı parçalardan da deri işlemeyi bildiklerini öğreniyoruz.
Metal işleme konusunda bu kadar ilerlemiş olmalarına karşın çevrede maden
cevheri ya da işleme sonrası cürufa rastlanmadığı için metalleri ticaret
yoluyla külçe halinde aldıklarını düşünmekteyiz. Ödeme olarak işlenmiş
deri ve kumaş vermiş olmaları büyük olasılık.
Modern arkeolojinin
nerdeyse tüm yaklaşımlarını İkiztepe kazısında bulmak mümkün. Örneğin
buradaki insanlar etnik olarak hangi özellikleri içeriyorlardı? Bu sorunun
da yanıtı araştırılmıştı. İlk Tunç Çağı'nda mezarlık olarak kullanılan
Tepe I'de 600'den fazla mezar ortaya çıkarılmış. Yapılan incelemelerde
burada yaşayan insanların Akdeniz ırkı özellikleri göstermediğini ortaya
konmuş. Alacahöyük, Horoztepe mezarlıklarında bulunan Orta Anadolu'da
yaşayan ırktan farklı olduğu ve Karadeniz kıyıları boyunca bir taraftan
Kafkasya, diğer taraftan Romanya'da yaşamış halkla aynı ırktan geldiği
anlaşılmış. Ayrıca buradaki mezarlarda şimdi müzede bulunan pek çok eserin
ve ölü hediyesinin yanında bizzat ölülerin kendileri de bize bilgiler
vermekte. Örneğin kafatasından bir parçayı çıkarma ameliyatları yapılmış
olduğunu buluntulardan anlıyoruz. Bu kafataslarındaki en ilginç özellik
deliklerin açılmış olması değil, bu deliklerin çevresindeki kemiklerin
yeni dokular üreterek yarayı bir anlamda kapatabilmiş olmaları. Kısacası,
kafaları delinen "zavallı insanlar" ameliyattan sonra daha uzun müddet
yaşamaya devam etmişler. Bu da ancak belli bir tıp bilgisi ve geleneği
olmadan yapılamayacak bir iş.
İnanç sistemi
olarak ise, kazılarda sadece kadını temsil eden figürinler ile boğa figürinleri
bulunmuş olmasından İkiztepe halkının da Anadolu'da Neolitik çağdan beri
tapınılan ana ve bereket tanrıçaları ile, erkeklik gücünü temsil eden
boğaya taptıkları anlaşılmaktadır.
Daha ilk
gittiğimiz gün, kazı evine bir kaç kilometre kala, hemen yolun kenarında
bir tepe gözümüze ilişti. Aynı höyük gibi duruyordu. Prof. Dr. Önder Bilgi'ye
sorduk. Bizi doğruladı. Adına Şirlek Tepe denen bu yer gerçekten de bir
höyükmüş. Henüz hiç bir kazı da yapılmamış. Dönerken son bir kez bakıp,
içinde kimbilir ne sırlar sakladığını düşünmeden edemedik
|

| 2001
kazısı sonuçları
Prof.
Dr. Önder Bilgi başkanlığında Samsun'un Bafra ilçesi'nde 30 Temmuz'da
başlayan 2001 yılı kazıları 4 Eylül de tamamlandı. Bu yılki İkiztepe
kazılarında toplam 393 adet eser ele geçti. Kazılarda 20'ye yakın
bilim heyeti üyesinin yanında 24 işçi görev aldı. İkiztepe'nin I.
Tepesinde 200 metrekarelik bir alanda ortalama 2 metre derinliğe
inilerek yapılan çalışmalar sonucunda; İlk Tunç Çağı yerleşme katlarının
kalıntıları ile 16 adet mezar ortaya çıkarıldı. Bebek, çocuk, yetişkin
kadın ve erkeklere ait mezarlarda kurşun ve tunç eserlere de rastlandı.
Çocuk mezarlarında genellikle küpe ve bilezikler, yetişkin erkek
mezarlarında da mızrak ucu, hançer, zıpkın ucu, kesici, balta ve
de ustura gibi silah ve aletler ele geçti. Küpeler tekli, çift,
üçlü ve dörtlü olarak kullanıldığı görüldü. Yani günümüz modası
çok delikli kulaklar 5 bin yıl önce İkiztepe'de de modaydı. Bir
kadın mezarında ise 761 adet frit boncuklardan oluşan çok gösterişli
kulak süslemeleri bulundu. İkiztepe'de bu yıl ele geçen mezarlarla
birlikte kazıların başlangıcından itibaren süren 28 sezon sonunda
tespit edilen mezar sayısı 664'e ulaştı.
Kültür
katlarında dokumacılığa ait pişmiş topraktan kirkitler, ağırşaklar
ve dokuma parçaları ile giysi yapımında kullanılan kemik deliciler
ele geçti.
Ayrıca
yanmış bir yapının tabanı üzerinde değişik işlevler için üretilmiş
tunç eserler grup halinde çıktı. Değişik büyüklükteki çanak çömlekler
ile iki adet meyvelik bu yılın seçkin eserleri arasındaydı. Kadın
figürinleri açısından önceki yıllara göre daha fakir buluntu veren
İkiztepe'de etütlük değerde pişmiş topraktan birkaç figürin de ele
geçti.Bu yılki buluntularla birlikte İkiztepe'de şimdiye kadar yapılan
kazı çalışmaları sonucunda 9 bin adet eser bilim dünyasına kazandırılmış
oldu.Samsun Müzesi'nde sergilenen ve korunan eserler İlk Tunç Çağı'nın
Anadolu'daki seçkin örnekleri arasında yer alırlar.
İkiztepe
kazıları Karadeniz bölgesinde yapılan tek protohistorik kazı olarak
Bafra ve dolayısıyla Orta Karadeniz Bölgesinin, İlk Tunç Çağı insanlarının
sosyo- ekonomik yaşamları ile dini inançlarına ışık tutan tek merkez
olması açısından da önemini koruyor.
|
Bu
yazı Atlas dergisinin Kasım 2001 sayısında yayınlandı.
Yazı:
Şengül Aydıngün, Fotoğraflar: Haldun Aydıngün, |
|