|
EFES'in FLORASI |
|
![]() ![]() ![]()
![]()
|
Hayalinizi fazla zorlamadan yazın en sıcak günlerini bir düşünün. Tam öğlen saatleri, Efes antik kentini gezmeye çabalayan binlerce kurbandan (pardon! Ziyaretçiden) birisiniz. Gökteki o sarı korkunç "şey" amansız ve insafsız bir şekilde parlamaya devam ediyor. Siz de bir yandan ilim irfan aşkıyla tutuşurken diğer yandan da kelimenin gerçek anlamında alev almak üzeresiniz. Ayrıca çevrenizdeki açık renk mermerlerden de bu güneşin nerdeyse yarısı geri yansıyor. Kısacası ortam tarifsiz bir cehennem kıvamında. Biraz fazla abartmış olabilirim ama Efes'i ya da diğer antik kentleri yazın gezmeye çabalarken artık nedense hep bu duygulara kapılıyorum. Bununla da kalmayıp o sırada çevremde gördüğüm her dil, din ve ırktan insana da acımadan edemiyorum. Eskiden böyle değildim. İnsanın faydalı işler yaparken acı da çekebileceğini, hatta bu acı, eza ve cefalara katlanmanın kişinin erdemlerini arttıracağını falan sanırdım. Şimdi ise değiştim. Fazla da yaşlanmadım ama nedense daha fazla keyif arar oldum, ya da kendime haksızlık etmeyeyim; kafayı çalıştırıp yapılması gerekenlerin daha keyifli formüllerini bulur oldum. Örneğin bu güzel antik kentleri yaz mevsimin en ortasında gezmek yerine daha serin bir dönemi tercih etmek gibi. Otelimiz oldukça küçük ve sevimli bir yerdi. Gecenin soğuğuna dayanabilmek için kalın battaniyeye iyice sarılmış Kallinger caddesinden geçen tek tük araçların ve yayaların seslerini dinliyordum. Ara sıra da kulağıma şıpırtılar geliyordu. Sakın caddenin ismini okuyup Almanya'da bir yerlerde olduğumu sanmayın, şu bizim Selçuk ilçesinde kalıyorduk ve inanmazsanız gidin kendi gözlerinizle görün orada gerçekten adı bu olan bir cadde var. Nedeni çok basit; söz konusu Avusturya şirketi yıllardan beri süre gelen Efes kazılarını yapan Avusturyalı ekibe en geniş sponsorluğu yapanlardan biriymiş. Yataktan başımı kaldırıp pencereden bakınca gözüme önce gökyüzünü kaplayan kapkara bulutlar ilişti, daha sonra da cama vurmaya devam eden yağmur damlaları. Pencereden Artemission'un tek sütunu da görünüyordu. Acaba o sütunu yıllardır yuva olarak kullanan leylek ailesi gelmiş midir diye düşünmeden edemedim. Hep merak etmişimdir bu zavallı kuşlar, hele bir de küçük yavruları yumurtalarından çıktıktan sonra yağmurda ne yaparlar diye. Böyle kötü havaların insana huzur veren bir tarafı da var. Şimdi yaz olsaydı ve hava da açık olsaydı (yazın buralarda kapalı hava bulmak dört yapraklı yonca tarlasına rastlamak gibi bir şey!) uyanır uyanmaz çoktan fırlamış, günün ilk ışıkları geçmeden, yani tüm renkler ezici güneşin altında tükenmeden resim çekeceğim, şunu bunu göreceğim diye koşturuyor olacaktım. Geçen yaz bunu yapmış ve toplam elli antik kenti sabahları 06:00 olmadan kalkıp gezmiştik. İyi bir performanstı ama herkese tavsiye edemem. Oysa şimdi istediğim kadar yatağımda dönebilir, sallana sallana kahvaltıya inip, kahvemin keyfini tam olarak çıkarabilirdim. Yani zaten hava bozmuş, kaçan kaçmıştı. Ayrıca belki de bu arada hava bir nebze olsun açardı. Gerçekten de sabahımın keyfini öğle saatlerine kadar yayarken önce şıpırtılar dindi. Yağmuş kesilmişti ama gökyüzü malum çehresini hiç değiştirmemişti. Daha iyi yapacak bir şey aklıma gelmediği için ağır ağır hazırlanarak yola çıktım. Selçuk'tan Meryem Ana kilisesine giden yolu takip ederek Magnesia Kapısı'nın yanındaki parka arabamı bıraktım. Buradan Efes Antik Kentine giren bir kapı vardır. İçeri girince dikkatimi ilk çeken nokta Devlet Agora'sındaki büyük gölcükler oldu. Yağmur yağan her yerde bulunması normal sayılacak bu su birikintilerini burada görmek insanı gerçekten şaşırtıyordu. Aslında bu yıl buralara ne güzel kar da yağmıştı ama o günleri yakalayamamıştım. Karlar altında bir tiyatro ya da ana caddede karda ayak izleri gerçekten çok eğlenceli olurlardı. Sularda yansıyan manzaralara bakıp bir şeyler yakalayabilir miyim diye yürürken (tahmin edeceğiniz gibi yakalayamadım) Odeon'u geçip Kuretler caddesine yönelmiştim. Aniden çiçeklerle karşılaştım. Daha doğrusu orada olduklarını o anda fark ettim. Gerçi dünyanın en çılgın ve en muhteşem çiçekleri değillerdi ama işte karşımdaydılar. Daha önceki yıllardan hiç bilmediğim renkleri bu kente veriyorlardı. Aslında yazın buraya gelirseniz göreceğiniz üç temel renk vardır. Gök lacivert, her yer sarı, taşlar da beyazdır. Aslında beyaz değil açık renk mermer grisidirler ama gözünüz ışıktan öyle kamaşır ki siz hepsini beyaz görürsünüz. Şimdiyse taşların onlarca değişik gri tonundan oluştuklarını gayet iyi fark edebiliyordum. Ayrıca her yer yemyeşildi ve üstüne üstlük de bu harika çiçekler vardı. Aniden aklımdaki diğer projeleri unutup (sahi ben buraya niçin gelmiştim?), çiçekleri takip etmeye başladım. O sırada güneş de kendini göstermişti. Dolayısıyla renkler iyice parlamaya başlamıştı. Kuretler Caddesi'nin altında Selsus kütüphanesi bütün haşmetiyle dikilirken sağdaki duvar taşları arasından fışkıran eflatun Çan çiçekleriyle işe başladım. Bilimsel adlarının Campanula sp. olduğunu daha sonra öğrenecektim ama o anda bilimden çok, çiçeklerin renklerinin keyfine varmakla meşguldüm. Onların bir metre yanında duvara işlenmiş bir haçın altında küçücük eğrelti otları çıkmıştı. Çiçekler gibi renkli değildi ama çok güzeldi, Selsus kütüphanesinin önündeki meydana vardığımdaysa hemen kaldırımın dibinden çıkmış sarı çiçekleri gördüm. Çan çiçekleri her yeri kaplamış gibiydiler ancak Kuretler caddesi ve devam eden mermerli yol fazla insan içiydi. Pek kimsenin ziyaret etmediği, doğanın daha fazla içinde kalan bir yerlere gitmek istiyordum. Kütüphanenin yanındaki Mazeus-Mithridates kapısından halk agorasına çıktım. Nedense kentin bu bölümüne pek kimse gelmez. Bir anda tüm turistleri geride bırakıvermenin keyfiyle dükkanlı yol boyunca yürümeye başladım. Bu arada agoranın tüm ortası bembeyaz bir papatya tarlası halini almıştı. Küçük bir çocukken kıra gittiğimiz bir gün annem böylesi bir papatya tarlasına kendini atıp yuvarlanmıştı. Nefis bir şekilde eğlendiğini hatırlıyorum. Ne yazık ki bu eski anı o güzelim papatyaların arasında değil de günler sonra evde dialara bakarken aklıma geldi. Yoksa bende onun gibi yapardım. Dükkanlar bitince küçük bir kemerli kapıdan geçip birkaç basamak da yükselip Serapis tapınağına giderken bir turist çiftle karşılaştım. Gülümseyerek selamlaştık. Üç yüz metre arkamızda yüzlerce turist kaynıyor ve kimse kimseyle selamlaşmazken sadece üçümüzün burayı paylaşması aramızda bir bağ yaratmış olmalıydı. Serapis tapınağı çevresi temizlenmiş ama hiçbir bölümü ayağa kaldırılmamış bir yapı. Çevreye saçılmış taşlardan da insan eksiksiz bir şekilde yeniden inşa edilebilirmiş hissine kapılıyor. Yerde yatan, nefis süslemelerle bezenmiş sütun başlarının yanından fışkırmış aslan ağızları taşlardaki binlerce yıllık çiçek desenleriyle güzel bir uyum içindeydiler. Şerbet kıvamında bir ortamda, çiçeklerimle birlikte bir süre daha oyalanıp gene kimselere rastlamadan geri döndüm. Bu kez de amacım Efes'in antik tiyatrosunu gezmekti. Tamamı taş olan bu yapı aşağıdaki açık alanlar gibi fazla çiçeğe izin vermiyorsa da basamak ve oturma yerlerinin birleşme yerlerinden tek tük çan çiçekleri fışkırmıştı. Batı ufkunda sürüp giden güneşle bulutların savaşını bir süre izledikten sonra antik kent sınırlarını terk edip Selçuk'a döndüm. Amacım St. Jean kilisesine çıkmaktı. Daha içeri girmeden Kaz Ayağı çiçekleriyle karşılandım. Renkleri diğer bahar çiçekleri kadar göz alıcıydı ama kaktüssü yapılarından sıcaklara boyun eğmeyecekleri kanısını ediniyordunuz. Büyük ihtimalle her yer sapsarı olduktan sonra bile bunlar yemyeşil kalmaya devam edeceklerdi. Kapıdan içeri girince gene güçlü ama daha nazik çiçekler beni bekliyorlardı. Duvarların arasından çıkıvermiş güller şaşırtıcı oldukları kadar da sevindiriciydiler. 20 metre kadar ötede duran kardeşleri ise planlı bir şekilde oraya yerleştirildikleri belli olmasına karşın o kadar çok kalabalık ve öylesine sert bir kırmızı gösteriyorlardı ki etkilenmemek elde değildi. Burada çiçeklere bilinçli bir emek harcanıyordu. Ancak her yanı olduğu gibi, kilisenin avlusunu da kaplayan gelincikler sadece doğanın eseriydiler. Kilisenin içine girip nef bölümüne ilerlerken gelinciklerden karşılaşmaya devam ediyordum. İlkbaharın eğimli gelen güneşinde, havanın yağmurdan sonra kazandığı parlaklık sayesinde çevreme bakmaya doyamıyordum. Tepenin daha da yukarısında bulunan kaleye doğru yürürken arkama dönünce avluyu çevreleyen diğer çiçeklerin de olağan üstü görüntüleriyle karşılaştım. Oysa bu yoldan daha önce çok geçmiş ama hiç bir seferinde de bunları fark edememiştim. Biraz ilerde kaktüslerden ve çiçeklerden hazırlanmış iki düzenlemenin önünde duruyordum, arkada da Selçuk kalesi tüm ortaçağ ihtişamıyla dikiliyordu. Toplamı bir kaç saati geçmeyen bir kaçamak yapmış ve büyük keyif almıştım. Ayrıca buralara "yanlış" mevsimde gelmenin de ne kadar güzel olabileceği hakkında biraz fikir edinmiştim. Size de aynısını önerebilirim. |