|
ANTALYA'DA KAR TIRMANIŞI |
|
|
Yirmi yıl önce bu sahneyi rüyamda görsem inanmazdım. Çünkü önümde upuzun bir insan konvoyu kıvrıla kıvrıla dağa tırmanıyordu. Kampta kalacak üç dört kişiyle birlikte toplam sayımız 35 ya da 36 olmalıydı. Pazar sabahı erkenden kalkıp hazırlanılmış ve nerdeyse toplu bir şekilde yola çıkılmıştı. Bir süre arkalarından baktım. Bu tırmanışı birlikte yapacağımız Tülin'e döndüm. Herkesin izleyeceğinden farklı bir rotayı denemeyi önermiştim. Bize göre iyice sola kayıp daha yumuşak bir yerden zirve sırtına çıkmak yerine dağa tam karşımızdan girecek ve çok daha dik bir çizgiyi takip edecektik. Ancak Antalyalı dostum ne beni kırmak istiyor ne de gözü gösterdiğim rotayı kesiyordu. Sonunda bırakın daha zorlusunu, ana ekibi bile kaçırma korkusuyla ilk yola çıkanın 45 dakika arkasından izleri takibe başladım. Antalya il sınırları içinde, Kızlarsivrisi dağının hemen kuzeyindeydik ve tüm ekip zirveye bu taraftan tırmanacaktı. Dünyanın çok daha soğuk olduğu eski çağlarda hemen her dağın kuzeyinde bulunan buzullar fazlaca aşındırdıkları için bu yamaçlar daha sarptırlar ve tırmanılmaları da daha zordur. Çok yakın bir tarihe kadar bu tırmanış sadece hayalini kurduğumuz bir olaydı. Şimdiyse kocaman bir ekip olmuş çıkıyorduk. Antalya deyince önce akıllara şahane kumsallar, keyifli ortamlar, üstsüz güneşlenen turist kızlar, mavi bir deniz ve hızla ve her şeyi eze eze büyüyen bir metropol gelir. Biraz daha meraklı olanlar için Antalya antik kentler, dev tiyatrolar, kısacası tarih demektir. Bize gelince yukarda saydığım tüm özelliklere bir de Türkiye'nin en güzel dağları ekleniyordu. Haritaya üstün körü bakarken binli, iki binli yükseklikleri görüp küçümseyenler çıksa da burası Türkiye'nin en sarp dağlık yörelerinden biridir. Çünkü yükseklik tek başına hiçbir şey ifade etmez. Örneğin Erzurum civarındaki bir takım dağlara baktığınızda pek çoğunun 3000'li metrelerde olduğunu fark edersiniz. Yakınlarına gidip baktığınızdaysa 1800 metreye yaklaşan platonun üzerinde bunların yuvarlak tepeler halinde durduklarını görürsünüz. Antalya dağları ise kelimenin gerçek anlamıyla denizden fışkırırlar. Bazılarında haritada ne okursanız dağın görünen yüksekliği de odur. Ayrıca da çok şiddetli geçen jeolojik bir yakın tarihin sonucu bütün bölge bir ara tamamen sulara batmış, bir ara yükselip iyice kuruyarak (biz ortada yoktuk ama) hayvanların yürüyerek Rodos ya da Kıbrıs'a bile gidebildikleri dönemler yaşamış. Önümdeki otuz kişilik ekibin açtığı derin izden yükselirken kampta tanıştığım dağcılardan birine rastladım. Onu geçtim. Biraz ilerde bir tane daha vardı, onu da geçtim. Sonra bir tane daha, bir tane daha derken, en azından geride kalanların temposundan çok daha hızlı olduğumu fark ettim. Erkeklerde kırk yaş dönümünün kendini değişik şekillerde gösterdiği iddia ediliyor, kimileri her şeyi bırakıp şiire merak sarıyormuş, kimileri "aman fırsat elden gidiyor" deyip aşık oluyorlarmış, kimileri de (bunlara "biz gençleri cebimizden çıkarırızcılar" da deniyor) kendilerini fena halde spora veriyorlarmış. Sanırım ben daha çok bu sonuncu kategoriye giriyordum. Aslına bakılırsa yurdun dört bir yanından gelmiş, birbirlerini fazla tanımayan, daha önce birlikte tırmanmamış böylesine kalabalık bir ekibin askeri bir disiplinle, aynı hızda yükselebilmesi zaten mümkün değildi. Antalyalı Dağcılık Kuruluşu TODOSK bu faaliyeti ilan edip, şehir merkezinden Elmalı ilçesine bağlı Büyüksöyle köyüne kadar ulaşımı organize ettikten sonra insanlar keyifle gelmişlerdi. Aramızda sadece tek bir öğrenci bulunuyordu. Geri kalanlar yaşları 56'ya kadar giden, iş güç sahibi insanlardı. Kısacası buradakiler üniversiteye gittiklerinde hobi olarak dağcılığa başlayıp, mezun olur olmaz da sanki bir gençlik günahıymış gibi bu işleri toptan bırakanlardan değillerdi. Hatta bir bölümünün dağlara çok daha ileri yaşlarda başladıklarını da duyup iyice keyiflendim. Bir dönem dağcı olabilmek için ya bir iki bilindik üniversitenin öğrencisi olacaktınız ya da Dağcılık Federasyonunun açtığı kurslara (artık nasıl bulup da katılırsanız) gidecektiniz. Şimdiyse küçük çaplı bir kitle sporunun tüm özelliklerini artık kendi sporumuzda görebiliyorduk. İşte yazının başında anlatmaya çalıştığım ruh hali bunlardan kaynaklanıyordu. Bir dönem yalnız başımıza yaşadığımız dağları gittikçe daha çok dostla paylaşabilmenin keyfiydi bu. Rotanın tam ortasında bulunan sırta gelince daha öndekileri de görebildim. Yamacın genel eğimi destanlar yazılacak cinsten olmasa da fena sayılmazdı, ayrıca kar da oldukça sertti. Bunun anlamı, kontrolsüz bir düşüşte kafayı gözü yarmanın hatta Hakkın rahmetine tez elden kavuşmanın bile mümkün olduğuydu. Aşağıdaki sipsivri kayalara bakarken elimdeki buz kazmasını biraz daha sıkı tuttum. Eğer burada ayağım kayarsa bu kazma sayesinde hemen durabilecektim. Bu söylediğim boş bir iddia değildi çünkü geçmişte sayısız kez karda düşüp her defasında kendimi durdurabilmiştim. Birden önümde yürüyen dikkatimi çekti. Kullandığımız giysiler o kadar bollar ve kadın erkek farkı gözetmeden hazırlanıyorlar ki sırtında kocaman çanta taşıyan bir dağcının cinsiyetini arkadan anlamak oldukça zor. Şahsın iki eli de serbestti. Normalde sadece birinin serbest, diğerinin kazma tutması gerekirdi. Hızlanıp yanına geldim. Anorağının kapüşonundan cici bir hanım yüzü belirdi. "Kazmanız nerede?" diye sordum. Uzun bir açıklamadan anladığım kadarıyla kazmasını bir şekilde kendinden daha az deneyimli olduğunu düşündüğü birine vermişti. Özverili olmak önemli bir ruhsal nitelik sayılsa da tüylerim diken diken olmuştu. Onca kişinin birlikte tırmanıyor olması insanda aldatıcı bir emniyet duygusu yaratıyordu. Ancak birbirimize bağlı olmadığımız için bunca dağcının arasından tek başınıza kayıp aşağıdaki kayalarda bir güzel patlayabilirdiniz. Hemen çantamın arkasındaki yedek kısa kazmamı çözmesini ve çıkış sırasında kullanmasını rica ettim. Beni kırmadı. Yüzüne dikkatlice bakıp (sonra unutup kazmayı da bir daha görememe ihtimali olduğundan!) tekrar yukarı döndüm. Dağcılığın gittikçe yayılmasıyla bu tür tehlikelerin artması da kaçınılmazdı. Aslına bakılırsa ekipteki genel malzeme durumu harikaydı. Hemen herkesin üzerinde dağlar için özel yapılmış Gore-Tex anoraklar, plastik ayakkabılar, pırıl pırıl kramponlar ve sair malzemeler bulunuyordu. Hatta bir bölümü o kadar parlıyorlardı ki ilk kez bu gün kullanıldıklarına yemin bile edebilirdiniz. 1979 yazında, Dağcılık Federasyonun Erciyes dağında düzenlediği bir etkinlikte Anadolu'nun her yerinden gelmiş biz gençler tam teşekküllü bir Alman dağcı gurubuyla karşılaşmıştık. Almanlar yaşça bizden ileriydiler ve bizim sadece dergilerde gördüğümüz nefis eşyaları giyiyorlardı. Biz ise Jack London'un hikayelerinden fırlamış altın arayıcılarından az halliceydik. O gün hiç gereği yokken üstümüzden başımızdan utanmıştım. Şimdiyse daha şık ve daha yaşlı olarak Alman gurubuna benziyorduk. Sonunda zirveye bağlanan ana sırta ulaşıp uzunca bir mola verdik. Kuzeye baktığımızda bir takım kel tepeler ve dağ hatları ufka doğru uzayıp gidiyordu. Güneye döndüğümüzdeyse tamamen karlı bir ortamla karşılaşıyorduk. 3000 metreye bayağı yaklaşmıştık. Molanın ardından yola çıkılınca garip bir şey oldu ve en öndekilerin arasında sessiz bir yarış başladı. Pek öyle adı konmuş bir iş değildi ama bu yüksekliklerin seyrelmiş havasında, dilimiz dışarıda, biraz hızlı gitmeye başlamıştık. Sanırım 40 yaşlarını kutlamaya niyetli başkaları da vardı. Hepimizi rahatça kabul edecek kadar geniş zirve noktasına gelince sırayla fotoğraflar çekilmeye başlandı. Sonra gerçekten şaşırdığım bir şey oldu; ortaya birkaç şirket flaması çıktı. Flamalarla, hafif bir kutup kaşifi ya da Everest tırmanışı havasında pozlar verildi. Yaptığımız çok keyifli ama sonuç olarak basit bir hafta sonu tırmanışıydı. Acaba bu kadarlık bir işi için bile bazı şirketlerden sponsorluk mu almışlardı? Yanıtını duymamak için bu soruyu da kimseye sormadım. Hala insanlar tek tek zirveye gelmeye devam ediyorlardı. Buraya sürekli tırmandığım biriyle gelmediğim için hızla ve tek başıma dönüşe geçtim. Son mola yerine varıp kuzey yönünde inişe geçerken aşağıdan sesler duydum. Tülin iki arkadaşıyla geliyordu. Son aylarda çok yoğun geçen iş hayatı formunun büyük bir bölümünü alıp götürmüşse de azmine bir şey yapamamış olmalıydı. Tüm yorgunluğuna karşın zirveye inatla ilerliyordu. Geç ve güç bile olsa onlar da zirveye çıkıp keyifle geri döndüler. Cuma akşamı İstanbul'da ki evimden çıkmış, 850 km yol kat etmiş, 2200 metrede karda yatıp, 3070 metredeki zirveye tırmanmış, Pazar akşamı Antalya'ya geri dönmüştüm. Gece otobüsünden bilet alıp kalkış saatini beklerken şirketin Konyaaltında ki acentasında oturup kaldım. Hiç bu kadar yorgun olduğumu hatırlamıyordum. Her yerim ayrı ağrıyordu. Bazen bu yaptıklarımdan niye keyif aldığımı başkalarına anlatmakta zorlanıyorum. Ünlü İngiliz dağcı Mallory'nin meşhur bir sözü vardır; Niye dağa çıktığı sorulduğunda "Çünkü dağ orada" demişti. Herhalde bana neden bunları yaptığım sorulduğundaysa "Çünkü ben buradayım" diye cevap vereceğim. Otobüste sızıp kalacağımı sanıyordum yorgunluktan uyuyamadım ve bütün gece başka tırmanışlar hayal ettim.
|