| Haldun...................
......................................TAHTALI
KLASİK ROTALARI |
||
|
1992 Yılında yaptığımız gezinin anlatımından bir bölüm: Kemer'i ve gideceğimiz Beycik köyünü çok iyi bildiğini söyleyen bir taksi şöförünün arabasına kendimizi atıp yola tekrar düştük. Şehir merkezinden çıkar çıkmaz solumuzda masmavi Akdeniz, karşımızda ise bir ömür boyu gezilebilecek gibi duran dağlar dikildi. - Cihan iyiki geldik. - Kışın buraları çok nefis oluyor. Biz şubat ayında gelip bir hafta kamp yapmıştık. İnsanın buralarda yaşaması lazım. - Evet bir de iş bulabilsek. - Gene dönüp dolaşıp gideceğimiz yer İstanbul. Kemer'i biraz geçtikten sonra Tahtalı dağını tam olarak görebilme olanağını bulduk. Ormanların arkasından iri bir kütle olark yükseliyordu ve tüm üst bölümü bembeyaz kar kaplıydı. Bulunduğumuz noktadan bakınca zirvenin sağındaki uzun ve hafif eğimli sırttan rahatça inebileceğimizi düşündüm. Çıkışı yapacağımız yer dağın arkasında kalıyordu. Böylelikle zirveye çıktıktan sonra aynı yerlerden geri dönmek zorunda kalmayacaktık. Bu arada yazın Kal tarafından gelirken hep karşımıza dikilen ve uzun uzun incelediğim sırt hattının da giriş bölgesini izleme olanığını buldum. Rahat yapabileceğimiz kıvamda ama sade bir dağ yürüyüşü olmanın ötesinde bir rotaydı. Zaten bu dağların en önemli özelliği bize gelecekte "rota" tırmanma olanağı verebilecek olmasıydı. Yani buralarda dağcılık yapmaya gelirken sadece falanca dağın zirvesine (en kolay yoldan) ulaşmayı değil, dağcılık estetiği açısından da yaratıcı, zevkli yeni çıkış olanakları bulmayı amaçlıyabilecektik. (İnşallah). Yöreyi çok iyi bilen şöförümüz, šç dört kere durup yolu sordu, bir kaç yanlış sapağa girdi ve sonunda ilk kez gördüğü Beycik köyünü de çok beğendi. Araçtan ormanın içnde indik. Küçük bir servet tutan taksi ücretini ödeyince adamcağız çekti gitti, biz de iki başımıza ormanın içinde kaldık. Eşyalar yerlerde yavaş yavaş hazırlanmaya başladık. - Sema'nın verdiği yolluklar var ister misin ? - Yok Haldun , sonra yerim. - Sonraya kalmıyabilir, sen iyisimi şimdiden devreye gir. Akşam eşimin verdiği poğaçaları birer ikişer götürdük. Saatimdeki altimetreye baktım 1080. metre gösteriyordu. Gelirken deniz seviyesinde sıfırlamıştım. Şimdi de doğru olması gerekirdi. - Cihan 1080 metredeyiz. Kemal'den duyduklarıma göre aslında 750 metre civarında olacaktık. Hesap doğruysa şimdiden 300 metre kar ettik. Saat 10:15'te yürümeye başladım. Çok güzel bir dağda, Cihan Çetinel gibi arkadaşlarımın en mistiğiyle yürüyordum. Beni kan ter içinde yarışlara sokan Zafer Yamaner'den çok uzaklardaydım Bunun keyfini iyice çıkarmak için adımlarımı rahat bir tempoya göre ayarladım. Kısa bir süre sonra ormanlarda çok yol kaybetmiş, çok yol bulmuş kişilerin sezgileriyle eski patikalara bakınmaya başladık. - Haldun! bak ilerde solda bir patika var. - Haklısın yahu. Zaten böyle bir patikanın vadinin sol yanında olması gerekiyor. (Bizde sol yanındaydık) Hava çok güzeldi, arkamızda, yani tam güneyimizde dantel gibi duran kıyılar ve dağlar yavaş yavaş bir pusun içine giriyorlardı. Küçük bir suya rastladık. Dümdüz yüzeyine elimi uzattım. "tık" diye elim sert bir cisme değdi. İnanılır gibi değildi, su donmuştu. Sertçe vurarak kırdım. Yarım santim kalınlığında buz çıktı. O zaman aslında ortamın ne kadar soğuk olduğunu anlıyabildik. Doğrudan gelen güneş ışınları ısıtıyordu. Bulduğumuz patika biraz ilerde çok daha ilginç bir görünüm aldı. Çünkü birileri, tıpkı Mont Blanc'da olduğu gibi yolu işaretlemişti. Sprey boyayla yapılmış kırmızı yuvarlakları izlemeğe başladık. Bunun üzerine yürüyüş çok daha zevkli oldu. Cin kesilip yol aramak yerine her ikimizde kendi dünyalarımıza çekilmeğe başlamıştık. Gerçek bir meditasyon kıvamında hoş bir duyguydu bu. Yürüdüğümüz zeminin zor olması sorun yaratmıyordu. Düşüncelerimiz çoktan başka yerlere uçmuştu bile. Öğlen molasını yaşlı bir ağacın dibinde verdik. Çantamdan çeşit çeşit yiyecek çıktı. Ancak günün sürprizi Cihan'ın matrası yok diye mecburen aldığı bir litrelik beyaz gazozdu. Şehirdeki gündelik yaşantımızda bolca şekeriyle ağzımıza sıvaşan bu vasat içecek. Aşırı efor harcanan bu tür bir etkinlikte inanılmaz güzel oluyordu. kana kana içtik. Normal su bu durumlarda hep ağızda bir kuruluk bırakırken bu tür yoğun içecekler gerçekten de faydalı olabiliyorlardı. Tıka basa dolu bir şekilde tekrar yola çıktık. Alçaktan uçup giden güneşle yarışımız sürüp gidiyordu. - Cihan güneş ne kadar alçakta değil mi. Halbuki şu anda öğlen ve en yukarda olması lazım. - Gölgelerimiz uzun uzun. - Gel hesap edelim şu andaki açısını. Şimdi biz 36. paraleldeyiz. Bu günde güneş güney yarım küredeki dönencenin üzerinde. Yani güneyde 23-24. paralellere dik düşüyor. Toplam 60 etti, bize 30 kaldı. Demek şimdi güneş 30 derecelik bir açıyla üzerimize düşüyor. 21 Haziran'da ise bu açı 80 dereceye kadar çıkıyor. Cihan tok karnına, yüklü ve yol yorgunu alınan bilgileri anlayışla gülümseyerek karşıladı. Karışık gibi olabilen bir ormanın içinden kırmızı işaretler sayesinde dağın batısındaki eşiğe geldik. Saatim 1800 metreyi gösteriyordu. Oturup biraz dinlendik. O sırada gittikçe artarak gelen bulutlar çevremizi sarıyorlardı. Zirve tarafı kapatıp açıyordu. - Haldun, istersen kampı burada atalım. Ya bu gün zirveye gideriz, yada yarın sabah erkenden bastırırız. Ama hiç olmazsa fazla yük taşımamış oluruz. - Cihan. mantığın sesi olarak konuşuyorsun. Ama eğer sence çok bir sakıncası yoksa ben tam yük devam etmek istiyorum. Ayrıca, sanıyorum bulutlar biraz canını sıkıyoar değil mi ? - Eh ! biraz öyle sayılabilir. - Ağbi, son gezimden öğrendiklerimi söyliyeyim. İlk bulutta dönmemek gerekiyor. İnsanın biraz koşulları zorlaması lazım. Yoksa aşağıdan masmavi gök yüzü altında zirveyi küfür ede ede seyredebilirsin. Cihan herhangi bir yanıt vermiyordu. Bundan cesaretlenerek söylevime devam ettim. - Ağbi son okuduğum kitapların birinde ingiliz yazar Alp'lerde başına gelen bir olayı anlatıyordu. Gece saat birde dağ evinde saatler çalıyor. On-on beş kadar çakı gibi dağ rehberi müşterileriyle birlikte bir hışım hazırlanıyorlar. Saat ikiye doğru, tam çıkış vakti hep beraber kapının önüne çıkıyorlar, içlerinden en deneyimli rehber yıldızlara şöyle bir bakıyor, havayı kokluyor ve dönüp arkasındakilere, "Bu gün fırtına var" diyor. Hep beraber içeri girip tekrar yatıyorlar. Yazarın anlattığına göre o sabahtan başlıyartak Alp'lerdeki en uzun, kesintisiz güzel hava kuşağına rastlıyor. İşte böyle, kıssadan hisse, biz devam edelim. - İyi Haldun , ben uyarım. Ayrıca Cihan'ın içinde bulunduğu psikolojik durumun fizyolojik nedenlerini bildiğimi sanıyordum. Mücadele edebilmek için çantamdan en deneyimsiz dağcıların bile bildiği benim de tekrar keşfettiğim çözümleri çıkarmağa başladım. - Al bakalım şu fındık üzüm karışımını ye. Kuru fındık ve kuru üzüm dağda ve doğa uyürüyüşlerinde çok alınması gereken yiyecekler. Bir kaç avuç yendiği zaman üzüm hemen kana karışıyor, fındık ise yapısı itibariyle daha sonra karışıp, uzun bir süre kesintisiz enerji veriyor. Modern dağcılığın gereğiymiş gibi yiyip durduğumuz çikolatalardan da çok daha kolay hazım ediliyorlar. Bu kadarla yetinmek olmazdı. Bir markette bulduğum sporcular için özel yapılmış efervesan magnezyum tabletini de bir bardak suda eritip yarısını içtim, yarısını da Cihan'a uzattım. Sanki içer içmez kanımda bir şeyler dolaşıyor gibi oluyordu. On dakika kadar sonra mistik ve durağan Cihan'ın yerinde yeller esiyordu. Ancak gene de gerçekten yorulmuşsa Cihan'ı zorlamak niyetinde değildim. Son gezilerde Zafer'in bana yaptıklarını gayet iyi hatırlıyordum. - Cihan, gene de eğer istersen burada kalacağız, kararı sen vereceksin. - Yok ağbi, yeniden doğmuş gibi oldum. Resmen gidiyorum yahu. İnanılır gibi değil. - Nasılmış gördün mü ? Bu gezide hiç bir konuyu şansa bırakmıyorum. Artık hiç ağacın olmadığı sert bir yamaçta yükselmeye başlamıştık. Çevrenin görüntüsü de çok daha güzel olmuştu. Sabahtan beri yürüdüğümüz vadinin içindeki kapalı ve klostrofobik ortamdan çıkıp gerçek bir dağ yamacının görüş özgürlüğüne kavuşmuştuk. Sanki keyfimizi daha da arttırmak ister gibi tüm bulutlar da aşağımızda kalmaya başlamışlardı, Şimdi masmavi bir göğün ve oldukça parlak kış güneşinin altında yükseliyorduk. - Haldun, başına güneş geçecek bir şey örtsen. - Bir şey olmaz, boşver. Bu kadar serin bir ortamda güneşin bir zararı olmayacağına emindim. Ama on beş yirmi dakika sonra şaşırarak, daha fazla dengemi kaybetmeye başladığımı, çok sık tökezlediğimi fark ediyordum. Sanırım Cihan haklıydı. Biraz da çantamın dengesizliğine söylenip beremi kafamı geçirdim. Artık güneş iyice yıkılmaya başlamıştı, biz de 2000 metrenin üzerine çıkmıştık. Kaçınılmaz olarak yorgunluk etkisini gösteriyordu. Şu anda üzerinde bulunduğumuz yamacın herhangi bir yerinde çadır kurmamız olası değildi ancak biraz yukarda yamaç bitince belki daha uygun bir eğim bulabilecektik. Öyle de oldu. aşağıdan beri gördüğümüz en üst noktaya ulaşınca, ileri doğru oldukça karmaşık hat şeklinde giden sırtı gördük. Arada pek çok küçük sırtlar, ikincil tepeler vardı. Yaklaşık 100 metre kadar ilerde tek bir çadırın kurulabileceği bir düz nokta gördüm. Bir başka yer daha vardı, ancak karmaşık küçük tepelerin arasında rüzgar kanalı olabilecek bir konumdaydı. Kısa bir tartışmadan sonra bilmediğimiz bir dağda rüzgardan korunaklı noktanın daha iyi olacağına karar verdik. Kamp yeri gayet iyiydi. Gerçi kar derin ve yumuşaktı ama şu anda kullandığımız çadırlarda bu durum fazla bir sorun yaratmıyordu. Ayrıca çadırı kuracağımız yerin hemen önünde karsız güzel bir taşlık alan da vardı. Eşyalarımızı oraya yıktık. Gerideki karları temizlemeye başladık. Biraz sonra çadır yamuk yumuk da olsa ortaya çıkmaya başlamıştı. - Cihan o kadar yüksek duvar yapman gerekiyor mu ? - Yok ağbi ben oynamak istiyorum onun için uğraşıyorum. Cihan çadırın etrafını kendi hazırladığı kar bloklarıyla çeviriyordu. Bazı yerlerde yarım metre yüksekliğe kadar ulaştığı oluyordu. Ben de heveslenip ona katıldım. Bulunduğumuz yerin çevresindeki, bizden önce kimsenin el değmemiş olduğu kar aşağı yukarı on gün önce yağmıştı. Bu süre içinde karın üst katmanı rüzgarında etkisiyle sertleşmiş olmalıydı. Ancak bir karış kadar aşağıdan tekrar toz kar çıkıyordu. Eldivenli elimi karın içine sokup dört yanından bir blok kesiyor, sonra eğim yönüne doğru kaydırıp elime alıyordum. Cihan haklıydı bu garip uğraşın son derece hoş ve dinlendirici bir yanı vardı. Çadır iyice ortaya çıktı. Kenarlarındaki bazı bağlantıları kazmalarımıza ve kramponlarımıza yaptık böylece sıkı bir fırtınaya dayanabilmesi gerekecekti. Batı ufku tam karşımızda olduğu için güneşin batışını biraz sonra daha rahat izleyecektik. Bu arada çadırın içine tüm eşyamızı gündüz gözüyle koyduk. Artık ikimizin de hareketleri iyice yavaşlamaya başlamıştı. Cihan'ın pek çadıra girmeye niyeti yoktu. Aslında saat daha yeni dörde geldiği için zaten çok uzun sürecek olan gece tam bastırmadan mezar kılıklı bezden evimize tıkılmak hoş bir fikir gibi gelmiyordu. Cihan benden çok daha enerjik gözüküyordu. Çadıra gidip matını ve tulumunu getirdi. Karsız taşların üzerine serdi. - Haldun gel şuraya kıvrılalım. - ... - Tulumun altına da gir. Çok yorgun hissetmeye başlamıştım. Matın üzerine kıvrılıp tuluma sarınmaya başladım. Ancak biraz dikkatsiz davrandığım için olsa gerek Cihan açıkta kalmıştı. - Haldun senin tulumunla matını getireyim mi ? Daha rahat edeceğiz. - Yok ben de alırım. Zahmet etme. - Eğer taşların üzerine koymaktan çekiniyorsan sadece benimkinin üzerine yatalım. - Yok yok, çekinmem. Aslında matımı şimdiye kadar hiç taşlık bir zemine sermemiştim. 79 yılında aldığımdan beri gözüm gibi bakmıştım. Şu anda bu ucuz kamp eşyasının daha iyilerini alacak durumda olmama rağmen o parasız günlerin anıları ve alışkanlıkları içimde duruyordu. Resmen irademi kullanıp matımı getirdim ve sivri sivri küçük taşların üzerine serdim. Tulumumu da yorgan gibi üzerime çektim. Şimdi karşımızda güneşin son ışıklarıyla çeşit çeşit bulutun yaptıkları oyunları seyrediyordum. Bir yandan sağım solum üşüyor, bir yandan da pelte kıvamında bir yorgunluğun keyfini sürüyordum. Bir başka keyifte koca dağda yapayalnız olmamızdı. Yattığımız yerde tüm insanlarda çok uzaklarda olmak sanılanın aksine korku değil emniyet hissi yaratıyordu. Herhalde 70'li yıllardan beri bizim nesil hep terörün gündemde kaldığı bir ortamda yetiştiği için tanımadık insanların bulunamıyacağı bir ortam sadece daha fazla güvenlik anlamına geliyordu. Bu dağ ingiltere de olsa şimdi her yanımız kıvıl kıvıl adam kaynıyacaktı. Zaten biz de kamp yapmamıza izin vermedikleri için geri dönüyor olacaktık. "Ne mutlu Türküm diyene ve Türk dağcısı olana" (Yada buna benzer bir şey) (...) |
||