| . . . Haldun
. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .Bir
Zirve Daha Var |
|||
|
Bir
Zirve Daha Var "Kitabın baskısı tükendi, ama internet'te hala bulunabiliyor." |
İki kitaplık dağ ve yaşam anılarımın ikincisi. Oldukça sıkıntılı olması gereken bir dönemimi (Mayıs 1994 - Ocak 1996) anlatıyorum. Yapılan bu dağ gezilerinin aslında insanın yaşamına nasıl bir güç kattığı anlatılıyor. Dizinin birinci kitabı: Benimle Dağa Çıkar mısın? |
This is the second book of a series of two. Here I am telling what happened from May 1994 to January 1996. Which is an especially turbulent period of my life. Still the climbing dominates what is happening but this time the balance long searched to build in my life came into pieces and the loss of my father and mother in a car crash didn't help at all. Despite all these problems to be a mountaineer gives enough power to try to build everything anew. |
|
| Kitabın
başlangıcından bir bölüm: (...) 6 Mayıs 1994 Cumartesi öğleden sonrası... Zafer yukardan şaşkınlık içinde bakıyordu. - Haldun burayı nasıl indin? - Basbayağı! - Ee! İpi ne yaptın? - Kullanmadım. Zafer hala tereddüt içinde bakmaya devam ediyordu. Aslında böyle yapmakta da son derece haklıydı. Çünkü bir kaç saat önce aynı noktayı ip emniyetiyle tırmanmıştık. Söz konusu olan, yaklaşık 20 metrelik, oldukça dik, ama zor da sayılmayacak bir kaya yüzeyiydi. Sorun duvarın kendisinde değil küçük bir setten sonra altında açılan en az 100 metrelik dimdik bir boşluktaydı. Ayrıca sırtımızda 25'er kilo yük taşıyor olmamız da olumsuz bir etken olarak kendini gösteriyordu. Zafer hiç alışık olmadığım kadar uzun bir süre (Yani bir kaç saniye) biraz korku, biraz tereddüt içinde baktı. - Zafer, ip ister misin? Sorar sormaz pişman oldum. İp benim çantamdaydı. Eğer istese yukarı nasıl çıkaracaktım, o da meçhuldü. Herhalde aynı rotayı bir daha emniyetsiz çıkacak, ipi Zafer'e verip, tekrar aşağı inecektim. Zafer böyle bir olayı yaşayacağına, kendini uçurumdan aşağı atmayı tercih ederdi. Biraz daha dehşet içinde baktı. - Yok yahu! sen indiysen ben de inerim. Dedi ve dehşet içinde, küfretmeyi de ihmal etmeden inmeye başladı. Bir kaç noktada ayağının titrediğini gördüm. Tüm hamlelerini keyifle aşağıdan izliyordum. Halbuki bir hafta öncesi İngiltere Galler bölgesinde çok daha basit bir kayada tırsıp gerisin geriye dönüvermiştim. Ama o, bir hafta öncesiydi, Yani benim için bir yaşam önce... Zafer Of'lıya, Puf'lıya yanıma geldi. Bacağındaki kopan bir şeylerden söz etti. Bense kendimi o kadar rahat hissediyordum ki, ne diyeceğimi bilemiyordum. İlk kez, büyük ihtimalle de son kez, Zafer'i dağda korkutmuştum. Aslında amacım bu olmamakla beraber, işin biraz daha zevkini çıkarmak hoşuma gidiyordu. Çantamı sırtlayıp, Zafer'in peşinden inişe başladım. En az 250 metre daha, II derece kayalardan, oldukça etkileyici bir boşluk hissiyle, inecektik. İlerde Akdeniz uzayıp gidiyordu. Her şey ne kadar da güzeldi. Kemer Beldibindeki Çamdağ'a ikinci gelişimdi. Bu sefer de 450 metreden dönmüştük. Ancak gerekli hazırlıkları yapabilirsek ilerde çıkılacak çok hoş bir rota bizi bekliyordu. Aşağı indik, yola kadar yürüdük. İki saat sonraysa, Marko Polo Tatil Köyünün lüks havuzundan dağları seyrediyorduk. Bu gezi benim için dört gün önce Sema ile başladığım konuşmanın bir devamı olmuştu. O gece içimde biriken basıncı boşaltabilmek için koşarak dağlarıma gelmiştim. "Bir sevgiliden" tokadı yiyince "diğerine" koşuyordum. Dağcılığıma ve Sema ile beraberliğime aynı günlerde başlamıştım. 1978 yılının Ekim ayıydı. O tarihten sonra da, benim için birbirlerini çok kıskanan iki kuma gibi olmuşlardı. Sema'nın hakkını yememem gerekir. Türkiye'deki genel geçer, kadın standartlarına göre bu konuda bana fazla bir sorun çımarmamıştı. Ancak hep ben kendimi frenlemek zorunda hissetmiş, kendimi istediğinin yarısı kadar bile dağa gidemeyen biri olarak görmüştüm. İlk yıllarda, her genç ve tecrübesiz dağcı erkek gibi, eşimle bu hobimi paylaşırsam, çok daha mutlu olabileceğimi düşünürdüm. "Ne kadar boş ve yanlış bir hayalmiş" İnsanlarla, ancak kendi özgür iradeleriyle seçtikleri hobileri paylaşabiliyormuşsunuz. Bunun dışında, zorlamayla ne yaparsanız yapın, boşuna olmakla kalmıyor, açıkca ilişkinize zararlı oluyormuş. Sema'ya zaman içinde tüm gereken dağ malzelerini sağlamış, 82 ile 89 yılları arasındaysa da Bey Dağları, Kaçkarlar, Erciyes, Bolu, Uludağ, kısacası yurdumuzun en güzel dağlarında çeşitli etkinlikler yapmıştık. Dayanıklıydı. Formu oldukça iyiydi. Çıktığı gezilerde bir kez bile şikayet etmezdi. Hiç bir zaman grubun gerisinde kalmadı. Hele 87 yılında Kaçkar gezisini yaparken, guruptaki bazı yeni arkadaşlarla karşılaştırıldığında, kendine rağmen, açıkca tecrübeli olduğu belli oluyordu, Ama işte, bütün bunlar yetmemişti. Hiç bir zaman dağcı olmadı. Çünkü bunu hiç bir zaman istemedi. 89 Kasımında Kapıdağ yarımadasında yapmış olduğumuz yürüyüş, Fırtına ve yağmur altında, oldukça zor sayılabilecek ölçülerdeydi. Ayrıca bize henüz haber vermemiş bile olsa kızımız Bengi yola çıkmıştı bile. Gezinin sonunda Sema çok yorulduğunu söylediğinde şaşırmıştım. Gerçi yürüyüş gerçekten yıpratıcıydı ama bunu dile getirmek pek Sema'nın tarzı değildi. Bengi doğduktan sonra, İstanbul içinde ve Kaş'ta bir takım küçük günlük yürüyüşler yaptık. Ama dağa bir daha hiç gitmedi... 6 Mayıs Sabaha karşı, İstanbul'dan yola çıkmış, Antalya Çamdağı'na doğru hızla gelirken, her zaman olduğu gibi, yoldan, trafikten, ölmekten korkuyor, ama içimde hoş bir huzuru da taşımadan edemiyordum. Annem 56'sında, yaşına göre çok dinç bir kadındı. Babam da öyle. Bana bir şey olursa, onların Bengi'yi kolaylıkla yirmili yaşlara kadar getirebileceklerine inanıyordum. İnsanın yaşamda yapayalnız olmadığını bilmesi kadar güzel ne olabilirdi? O dimdik yamacı kolaylıkla inivermemi herhalde onlara borçluydum. 7 Mayıs Pazar öğleden sonra Antalya'ya döndük. Zafer'in tarif ettiği yollardan geçerek selvi ağaçlarının süslediği eski ve hoş bir kabristana gittik. - Haldun, bir on dakika bana izin ver. Bir kulüvallah okumak istiyorum. Arabayı park ettim. Zafer her zamanki aceleci adımlarıyla annesinin mezarına doğru gitti. Nedense içim bir garip olmuştu. Kendi dostlarımdan hepsinin büyükleri hayattaydı. Zafer gerçi hepsinden daha yaşlıydı ama gene de Kabristan ziyaretleri, dua okumalar bizim nesil için değilmiş gibi gelirdi. İnançlı yada inançsız olduğumuzdan değil. Bizden bir önceki neslin, yaşımız şu anda kaç olursa olsun, hala himayesinde, güvenlik içinde yaşıyabildiğimiz için Zafer'in ziyareti alışılmadık gelmişti. İstanbul'a doğru yola çıktık. Yolda uzun uzun anne babasının nasıl öldüklerini anlattı. Annesi İstanbul'da ölmüş ama vasiyeti üzerine cenaze Antalya'ya nakledilmiş. Gerçi işlemler çok zor olmuştu ama en sevdiği insanın son arzunu yerine getirmek bambaşka bir huzur vermişti. Zafer'le konuştukça şimdiye kadar varlığından haberdar olmadığım bir konu ortaya çıkıyordu. Yaşamda onu koruyacak bir büyüğü kalmamış olması Zafer'i zorluyordu. Bundan on yada yirmi yıl önce olsa, böyle bir düşünceye popomla gülerdim. O zamanlar insanların bir gün gelip, gerçekten yetişkin, her türlü zorluğu alt edebilen, gerçek "büyük adamlar" olduklarını sanırdım. Zafer'in yanında otururken pek anlıyamıyordum ama, işin aslı, yaşımız ilerledikçe yanlız kalıyor olmamızdı. Gittikçe daha yanlız ve çaresiz. Antalya İstanbul yolunda dinlediklerimden sonra Zafer için üzülmüştüm.
Kendi annem babamın da başımda olmasından dolayı tanrıya şükür ediyordum.
|
|||