. . . Haldun . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .BOĞAZİÇİ VE ÖTESİ

Boğaziçi ve Ötesi
13.5 x 19.5 cm,
126 sayfa
VE Yayınları,
ISBN 975-96550-3-9

Tel: 0216 - 445 22 14
e-mail: kuraldisi@superonline.com

 

Yayınlanan üçüncü Bilim Kurgu kitabım. Kesinlikle "Hard Core" BK sınıfına girebilecek bir çalışma. Hem düşünmesi hem de yazması son derece güzel gelmişti. Olayların geçtiği dekoru da Boğaziçi Üniversitesi olarak almam hem ayrı bir keyif verdi hem de bir takım mekanları hatırlamamı sağladı. Kitabın baskısı kalmadı. Pek çok kitapçıda da bulunmayacağını sanıyorum. Meraklıları yayınevinden sorabilirler.

My third book of Science Fiction . It is a novel and the time is mid 90's. A group of affluent families' children are in the best University of İstanbul. Some strange thinks happen to one of them. The near past changes continuously. Oddly enough his friends are not aware of the situation, because their memories are also changing. The only exception is a woman who knows everything.

 
Kitabın başlangıcından bir bölüm:

- Nasıl yani? Dün ormanda bayılmadığımı mı söylemek istiyorsun.

Caner sıkı bir şakanın kurbanı olduğuna emindi. Karşısında ellerini iki yana çaresiz bir şekilde açmış duran Sevtap'ın yüzünde ise sevimli bir ifadeden başkası yoktu.

- Caner! Ne bayılması? Nereden çıkarıyorsun bunları?

Caner sıkıntıyla kantini süsleyen afişlere ve resimlere baktı. Sonra dönüp kızın kendisine uzanan ince, küt kesilmiş tırnaklı, sevimli ellerini gördü. Sevtap çok güzel sayılmazdı ama uzun kumral saçları, yuvarlak, küçük yüzü ve orta sayılacak boyuyla çekici olduğu söylenebilirdi. İki yıldır birlikte çıktıkları için kızı çok iyi tanıdığını sanıyordu ama bugün nedense olan biteni bir türlü anlayamıyordu. Olayları bilmem kaçıncı kez aklından geçirdikten sonra, fazla bir umut taşımamakla birlikte yeniden anlatmaya başladı.

- Dün, dördümüz Belgrat ormanlarına gittik değil mi?

Kız "evet" anlamında başını salladı. Canlı bayrak kırmızısı dik yakalı kazağı çok güzeldi.

- Sonra büyük gölün çevresindeki yedi kilometrelik parkuru koşmaya başladık.

Kız gene başını sallamıştı. Yüzünde de çok küçük çocuklara ya da çok yaşlılara konuşan birinin ifadesi vardı. Caner sıkıntısına hakim olmaya çalışarak uzun at kuyruğu siyah saçlarını arkaya savurdu.

- Koşuyu bitirmeye az kala bana garip bir şey oldu.

Sevtap karşısında saçmalamaya devam eden bu ince yüzlü, ince yapılı genci hareketsiz dinlemeye devam ediyordu.

- Göğsümde acayip bir karıncalanma başladı, sonra gözümün önünde kumlar uçuştu... Hatta elektronik parazite benzer bir gürültü duydum.

Sevtap yerinden biraz da sinirli bir şekilde zıplayıp Caner'in ellerini tuttu.

- Bak iki gözüm, her ne duyduysan ve gördüysen bundan bize hiç söz etmedin.

- Nasıl söz etmedim ya!.. Size "gidin ben sonra geleceğim" dedim, siz gittiniz bense bayılıp kalmışım. Beni merak etmişsiniz. İki saat aramışsınız. Ayıldığımda hepiniz tepeme dikilmiştiniz.

- Hayır Caner. Bize hiç bir şey söylemedin. Aslanlar gibi bizle geldin. Oradan da kahvaltıya gittik.

Caner deli olacağını hissediyordu.

- Evet kahvaltıya gittik ama saat o sırada bir buçuğa geliyordu.

- Hayır, çok daha erkendi.

- Tekin, salamlar bitmiş diye canımıza okudu.

- Hayır Caner Bey, salamlar bitmemişti ve Tekin o iri cüssesini doldurmak için hepsinden tıka basa yedi.

Caner arkasına yaslandı.

- Bana çok garip bir şaka tezgahlamışsınız. Sevtap çaresizlik içinde ellerini iki yana açmıştı. - Hayır efendim, esas şaka tezgahlamaya çalışan sensin. Ama inan bana hiç başarılı olamıyorsun.

Sevtap saatine bakıp yerinden kalkmıştı. Derslere düzenli giren çalışkan öğrencilerdendi. Eğilip Caner'in yanağına küçük bir öpücük kondurdu.

- Hadi canım, aklın başına gelince beni ara da bir sinemaya gidelim.

Kız bir iki adımda kantinin kapısına uzanıp gözden kaybolmuştu. Caner sıkıntıyla yerinden doğruldu. Kafası hala dünkü olaylarla doluydu. Kasaya gidip nasıl fiş kestirdiğini, sonra da bununla çayını alıp yerine nasıl döndüğünü fark etmedi bile. Öğrenci kantinlerine has buruk ve tatsız çayından büyükçe bir yudum alıp bardağı tabağına koydu. En yakın üç dostunun neden kendisine böyle bir oyun oynamak isteyeceklerine bir türlü akıl erdiremiyordu. Düşüncelerine iyice dalmışken, sırtına patlayan bir şaplakla sarsıldı. Hırsla arkasına dönünce, sarı saçlı, iri yarı, güleç yüzlü biriyle burun buruna geldi. Karşısında sırıtarak dikilen delikanlı havalı bir şekilde ayak değiştirip duruyordu.

- Ne haber lan moruk?

Caner'in cinleri tepesine çıkmıştı.

- Ulan Tekin! Her türlü eşek şakasının uzmanısın be!

Tekin sırıtmasını kesmeden yandaki masadan bir sandalye çekip, Caner'in karşısına oturdu.

- Hayrola Caner?.. Küçük bir dokunmaya bu kadar şikayet fazla değil mi?

Caner hala sırtını sıvazlıyordu, yüzü gerilmişti.

- Yok Tekin'ciğim katır gibi tepmene bir itirazım yok. Buna zaten alışığım da, dünkü şakanızı hala hazmedemedim.

Tekin'in yüzüne çocukça bir ifade gelmişti. Kaşları merakla iyice havaya kalktı.

- Nasıl yani... Biz dün sana şaka mı yaptık?

Caner aslında boşuna bir çaba içinde olduğunun farkındaydı. Tekin ve diğer ikisi böyle bir şakaya başladılarsa sonuna kadar gideceklerdi. Şu anda birden bire imana gelip, her şeyi açıklamalarını beklemek çocukça olurdu.

- Öf! Tekin... Tamam, pes ediyorum... Bu sefer yoruldum... Hadi bitirin şu şakayı da rahatlayayım.

Tekin'in yüzündeki çocukça ifade iyice sevimli bir hal almıştı.

- Bak Caner, "biz", diye kimlerden söz ediyorsun bilmiyorum ama sana şaka falan yapmıyoruz...

Caner, karşısındaki iri yarı gencin gözlerinin içine baktı. Arkadaşını hiç bu kadar masum ve doğruyu söyler gibi görmemişti. Ama ortada sıkısından bir yalan vardı... İnanmayarak başını iki yana salladı. Sonra üşenmeden Tekin'e dünkü olayları bir kere daha anlattı. Tekin dinledikçe kaşları havaya kalkmış, şaşırsın mı, gülsün mü bilmeden bakıyordu.

- Bak Caner, seni çalıların arasında falan da bulmadık... Son derece iyi ve formdaydın... Daha ne söyleyeyim?

Caner son bir çareymiş gibi okuldaki kahvaltıya geç gittiklerini ve salamların bitmiş olması yüzünden Tekin'in çıkardığı rezaleti anlattı ama hiç bir sonuç alamadı. Dün güzel bir gündü. Tekin istediği kadar salam yemiş ve sonra da olaysız dağılmışlardı.

- Baba sen, kafayı biraz çizdirmişsin... Şimdi git dinlen... Yarın kaldığımız yerden devam ederiz.

Tekin Caner'in sırtına dostluk ve şiddet dozu yüksek bir şaplak daha aşk edip gitmişti. Caner'de, deyim yerindeyse, babasının adı bilinmeyen çocuklar gibi masada kalmıştı. Delikanlı çay ocağından bir çay daha almak için yerinden kalkınca beş tane hazırlık öğrencisi masasını işgal ediverdi. Biraz canı sıkıldı ama fazla umursamadı. Bu yeniler iyiden iyiye çocuk gibiydiler. Çayını alıp ders çalışılan bir masanın kenarına ilişti. Şerif'i bulmalıydı. Çayını bir dikişte bitirdikten sonra kantinden çıktı. Dışarıda hava harikaydı. Asırlık ağaçların arasından görünen Boğaz'ın büyüsüne gene kapıldı. Bu kadar harika manzaralı bir okulda okuyup hala derslerini çalışabilen herkese madalya verilmeliydi. Erken gelen bahar güneşinden faydalanmak için boğaza bakan banklarda oturan öğrencilerin arasında dolaştı. Şerif'i buralarda aramak boşunaydı. Gizli ve karanlık bir dehlizin içinde kitaplarını yemekle meşgul olmalıydı.

Şerif, ufak tefek ince yapılı, siyah kısa saçlı, cin gibi bakan gözleri dışında dikkat çeken hiç bir özelliği olmayan biriydi. Ancak aşırı zeki ve bir o kadar da çalışkandı. Üniversiteye de Türkiye birincisi olarak girmişti. Bir başka özelliği de eşek şakalarından hiç hoşlanmamasıydı. Kendisine hazırlanan bu komplo ağını olsa olsa Şerif bozabilirdi. Orta saha girişindeki telefon kulübelerine yöneldi. Şerif'in elden düşme cep telefonunun ezbere bildiği numarasını çevirdi. Büyük bir karamsarlık içinde, nazik bir kadın sesinin "Aradığı numaranın şu anda kapsama alanı dışında" olduğunu söylemesini beklerken. Şerif'in sesi karşı tarafta çınlayıverdi.

- Şerif! Neredesin?

Ses parazitliydi ama sözler iyi anlaşılıyordu.

- Caner sen misin? Ben şu anda Altıparmak'tayım.

Caner, kısa bir süre Altıparmak denen yerin ne yanda olduğunu düşündü. Sonra şaşırarak bu konuda hiçbir şey bilmediğini fark etti.

- Şerif, neresi orası?

Şerif gülüyordu.

- Merak etme, Bursa'nın içinde bir yer.

- Sen şimdi Bursa'da mısın?

- Evet Caner, sence bir sakıncası var mı?

Caner'in 60 kontörlük kartını takmış olduğu telefonun dijital sayacı hızla azalıyordu. Az önce küçük bir servet ödeyerek almış olduğu kart biraz sonra koleksiyoncular için hatıra eşyasına dönüşecekti. Acele etmesi gerekiyordu, hızla başından geçenleri anlattı. Sonuna da yemeğe nasıl geç gitmiş olduklarını eklemeyi unutmadı. Şerif'in sesi bir saniye kadar gelmedi sonra aynı parazitle ama bu sefer son derece ciddi bir tonda duyuldu.

- Caner, bak şimdi cüzdanımda buldum... Hani hatırlıyorsun değil mi?.. Yemek fişini ben almıştım.

- Evet, hatırlıyorum, ne olacak o fişle?

- Bak şimdi, fişin üzerinde kesildiği tarih ve saat var.

Caner bunu oldukça ilginç buldu, nefesini keserek dinlemeye başlamıştı. Şerif de hattın diğer ucundan konuşmaya devam ediyordu.

- Hah!.. İşte saatini buldum... Bak dinle... 13:21..

- 13:21'mi?

- Evet Caner, senin hesabına göre, biz daha lokantaya ulaşmadan hesabı kestirmişiz.

- Şerif, ne olur benle dalga geçme... Bu iş artık namus meselesi oldu... Nasıl olur? Biz oraya 13:30 gibi vardık...

- Elimde belgeler var Caner. Hepsini kamuoyuna bir bir açıklarım sonra...

Telefonun sayacı neredeyse sıfırlanmak üzereydi.

- Ha! Sahi Şerif, senin Bursa'da ne işin var?

- Ya işte benim babaannem buraday...

Sayaç sıfırlanmış, konuşma kesilmişti. Caner Şerif'in babaannesinin Bursa'da yaşadığını hayal meyyal hatırlıyordu. Herhalde dün akşam bir şey olmuş, bu sabah da apar topar oraya gitmişlerdi. Ama sesi fazla sıkıntılı çıkmadığına göre, çok kötü bir durum olmamalıydı. Telefon kulübesinden çıktı. Pazartesi günlerinin yüklü ders programından bir dersi kaçırmıştı ama hiç olmazsa ikincisine yetişmeliydi. Koşarak temel bilimler binasına gitti.