. . . Haldun . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .DAĞIN ÖTESİ

10 yıl aradan sonra Dağın Ötesi kahramanın adı ile yeniden basıldı.

Kitabın arka kapağı

Birinci baskının kapağı

Dağın Ötesi
13 x 19.5 cm,
170 sayfa
Uçanbalık Yayınları,
ISBN 975-8039-43-1

 

Günümüzden çok uzak bir gelecekte, küçük bir vadi sistemine sıkışıp kalmış, üç küçük kasabada yaşayan insanların öyküsünü anlattım. Nesillerdir kimse vadiden dışarı çıkmamıştı ama kahramanımız Toso her iki yandaki dağların arkasından nelerin olduğunu merak ediyordu. Önce toplumdaki bir takım ön yargıları yenebilmesi ardından da bu yolculukları yapabilecek araç ve gereci geliştirmesi gerekiyordu.

 

This is my second Science Fiction book and my first novel in this field. The time is set in many centuries in the future. The human beings are similar to us but they live a much primitive life in small valley system. And it is not possible to go out of the valley. Our hero tries his chances to discover what lie behind the mountains in two sides. A very classical Sci-Fi theme is spiced with the fact that the sun doesn't move in the horizon, and those people don't know what is "night" or "darkness".

It was a fantastic experience to write a novel about a world with a sun of a fixed position. I discovered that our daily life and our language depend so much on the revolution of the world around itself. We are always speaking with time references such as "Tomorrow, yesterday, early in the morning, in two hours time etc…" Without them one was completely lost. It was a challenging situation but I think that I was able to tell a meaningful story.

 
Kitabın başlangıcından bir bölüm:

Toso gözlerini açıp bir süre yatağında kımıldamadan durdu. Dışardan gelen sesleri dinledi. Sonra dönüp simsiyah uzayıp giden Dağ'a baktı. Yattığı yerden zirveye yakın yamaçlarını görebiliyordu. Daha aşağıda kalan bölümleri içinse evin dışına çıkması gerekirdi. Ama canı hiç yatağından kalkmayı istemiyordu. Tembel bir şekilde odanın köşesindeki çam ağacına döndü. Maviye çalan koyu yeşil yapraklarını sevgiyle seyretti. "Bu da çok büyüdü." diye düşündü. Henüz duvarın boyunda değilse de çok yakın bir zamanda ona erişeceğini hesapladı. Eskiden bir ağaç büyüten çocuklar bile ona ne kadar büyük gözükürlerdi. Şimdi kendisi ikinci ağacını da ormana gönderip, üçüncüsünü alacaktı. Buna gerçekten inanamıyordu. İlk ağacı evden çıkarken yapılan töreni hatırladı. Hep beraber orman sınırına kadar yürünmüş, rahibin gösterdiği yere ağaç dikilirken ilahiler söylenmişti. Toso güldü. Annesi "Zamanlar" ilahisini ezberletmek için ne kadar da uğraşmıştı. Toso gene de becerememiş, ama fazla da bir sorun yaşanmamıştı. O kalabalıkta kim anlayacaktı bir kaç sözcüğün yanlış çıktığını.

Şimdi ikinci ağacın töreni yaklaşırken, hem bütün ilahileri ezbere biliyor, hem de törene kimleri çağırması gerektiğini... Ancak, alınacak fide ile ilgili kararları rahipler verecekti. Çam yurdundaki Zaman Rahipleri alacağı saksıyı, ve içindeki yeni yetişen fideyi, sonsuzluğun başından beri, hep aynı ölçülerde yapmakla sorumluydular. Toso bunu düşününce biraz şaşırdı. Sonuç olarak, bir tür bitkiden söz ediyordu. Bu kadar bir örnek yapılabilmeleri gerçekten zor bir zanaat olmalıydı. Sonra bu düşünceyi aklından atıverdi. Kendisi nasıl olsa rahip sınıfına seçilmemişti. O yüzden hayatı boyunca bu problemi düşünmesi gerekmeyecekti.

Aklına tekrar ağacı geldi. "Acaba kaç tane ağaç dikebileceğim" diye düşündü. Dedesi tam dokuz fidenin büyüyüp kocaman ağaç olup ormana götürülmesine katılmıştı. Ancak onuncu fideye sıra geldiğinde artık çok çok ihtiyarlamıştı. Sanki her ağaç ondan bir parçayı da yanında alıp gitmiş gibiydi. Dedesini gömdüklerinde son ağacını da başucuna dikmişlerdi.

Toso yattığı yerden ağacından başka, hole açılan kapı boşluğunda asılı olan perdeyi ve beyaz badanalı duvarlarda asılı resimleri gördü. Dört yanındaki duvarlar yükselip bir yerde bitiveriyorlardı, onun üstündeyse, masmavi gökyüzü ve Dağ'ın zirveleri vardı. Dağın etekleri odasının duvarlarının arkasında kaldığı için gözükmüyorlardı. Zirveler ise o kadar yüksekteydiler ki Dünya'daki her evin içinden rahatlıkla görülebiliyorlardı.

Toso yavaşça yatağından doğruldu. Yerde sandaletlerini buldu ve giydi. Uzun pamuklu gömleğini belinden bir kemerle sıktıktan sonra dışarıya çıkmaya hazır olduğunu düşündü. Pedeyi aralayıp hole geçti. Annesi yemek hazırlıyordu.

- Hoş kalktın evladım! nasıl, rahat uyuyabildin mi?

- Gürültüden fazla uyuyamadım. Babam nerde?

- Bahçeye gitti, biraz meyve toplaması gerekecekmiş.

- Sentüryon mu söyledi?

- Evet.

Toso duyduklarının fazla üstünde durmadı. Ne de olsa her insan sentüryonların verdikleri görevleri yapmak zorundaydı. Yakında kendisinden de çeşitli görevler isteyeceklerdi. Annesine döndü. Kadın dört ağaç dikmişti ama hala güzel sayılabilirdi. Başka kadınlar gibi saçları bembeyaz değildi. Nasıl yapıyorsa yapıyor, topladığı bazı otları kaynatıp saçlarına sürüyor, bu şekilde parlak kızıl bir rengi koruyabiliyordu. Ayrıca annesinin üzerindeki uzun pamuklu giysi de her zaman olduğu gibi tertemizdi. Sağ göğsünün üzerinden eksik etmediği bir kaç renkli kurutulmuş kır çiçeğiyle ve boyalı sazlardan örülmüş bel kemeriyle çok hoş duruyordu. Annesinin kendine böyle özen göstermesi Toso'yu küçüklüğünden beri gururlandırmıştı. Gidip yanındaki sedire otururken, kadının yanağına bir öpücük kondurdu.

- Çörek yer misin?

- Hayır anne, hiç canım istemiyor.

- Bu gün pek keyfin yok.

Kadın elindeki bıçağı yana bırakıp doğruldu. Yüzüne tatlı bir gülümseme gelmişti.

- Yoksa Beyazçiçek sana artık ilgi duymuyor mu?

Toso annesinin sesindeki tatlı takılmayı hiç hissetmemişti bile.

- Hayır anne, mesele o değil.

Kadın bıçağı tekrar eline alıp birer birer sebzeleri doğramaya devam etti. Sesi ise daha anlayışlı çıkıyordu. Toso'nun pek şakaya gelir hali olmadığını fark etmişti.

- Bak Toso, genç insanlar, özellikle birinciyle ikinci ağacın arasında olanlar, bu tür kaygılara kapılabilirler. Ama aslında bakarsan bunlar çok tatlı sorunlardır...

Toso annesini yarım kulak dinliyordu, gözleri Dağ'ın zirvesindeydi. Annesi konuşmasına devam ediyordu.

- ... Ama inan bana üçüncü ağacı da diktikten sonra o kadar önemsiz kalırlar ki...

- Anne! Dağ'ın arkasında ne var?

- ... Neyin?

Kadıncağız bir an Toso'nun ne dediğini anlamamıştı. Toso, Dünya'daki herkesin çok iyi bildiği Dağ'ı sanki ilk kez görüyormuş gibi annesine gösterdi.

- İşte! Şu Dağ'ın arkasında ne var diye soruyorum.

Kadın başını kaldırıp Dağ'a baktı. Gözlerini sanki çok uzaklarda bir şeyleri seçmek istermiş gibi kıstı. Ama olağanüstü bir cisim olmadığına karar verince biraz şaşkın bir yüzle oğluna döndü.

- Toso bu nasıl bir soru ?

- Ne var anne, bence son derece iyi bir soru. Sadece Dağ'ın arkasında ne olduğunu merak ettim.

Kadın tekrar başını kaldırıp Dağ'a baktı. Eliyle hafifçe çenesini sıvazladı. Kendi düşündüklerine inanamaz gibi bir hali vardı. Sonra tekrar başını eğip işine döndü. Epey bir süre geçtikten sonra, sanki sözü hiç kesilmemiş gibi kaldığı yerden devam etti.

- Bak oğlum, herkesin bildiği gibi, Dünya'mızın bir yanı Dağ'dır diğer üç yanıysa Orman.

Toso başını "evet" anlamında sallıyordu. Gerçi oturduğu yerden gözükmüyordu ama Dağ'a tam ters yöndeki Orman'ı gayet iyi biliyordu.

- Anne, sana bir şey söyleyeyim mi? Ben aslında Orman'ın arkasında da ne olduğunu çok merak ediyorum.

- Tanrılar aşkına! Toso sana ne oluyor bir türlü anlamıyorum ?

- Anne bunda anlamayacak ne var? Ben Dünya'nın dışında neler olduğunu bilmek istiyorum.

Kadın gelip Toso'nun yanındaki sedire oturup, elini hafifçe oğlunun omuzuna koydu.

- Bak Toso, tam altı tur okula gittin. Orada bilmen gereken her konuyu sana öğrettiler.

Kadın yaklaşıp Toso'nun gözlerine biraz dik dik baktı.

- Yani en azından ben öyle sanıyordum.

Toso iyice sıkılmıştı. Aslında biraz da utanmıştı. Ayıp yada günah olan bir takım sorular sorduğunu hissediyordu. Ama neden böyle olması gerektiğini bir türlü anlayamıyordu.

- Ben biraz çıkayım.

- İstersen doğruca Jimnazyuma git. Biraz spor sana çok iyi gelecek.