|
|
PLANIMIZ KATLİAM ROMAN'IN BAŞLANGICINDAN KISA BİR BÖLÜM (...) Bakanların pek çoğu Başkan'ı ilk kez bu kadar bezgin görüyorlardı. Aslını kabul etmek gerekirse bu durumdan da çok rahatsız oluyorlardı. Yıllarca arkalarında güçlü birinin her türlü önemli sorunu çözeceğini bilmenin keyfini sürmüşlerdi. Hiç biri gerçek anlamda bir sorumluluk almamıştı. Aslında herhangi birinde böyle bir yeteneğin kalmış olabileceğini düşünmek gerçekten zordu. Hele şu anda, koskoca Başkan bile umutsuzluğa kapıldıysa işler gerçekten çok kötü olmalıydı. Sessizce yerlerinden kalktılar, kapıya doğru gitmeye başladılar. İçlerinden sadece biri hala oturuyordu. Üzerinde çok hoş lacivert bir takım elbise olan, 30 yaşını henüz geçmiş. Orta boylu, sevimli görünüşlü biriydi. Aslında bakan da değildi. Başkan'ın özel danışmanı olarak toplantıya katılmıştı. Diğerleri gittikten sonra Başkan gülümseyerek genç adama baktı. Diğerlerinden çok farklıydı. Ülkenin gelecek parlak neslini temsil ediyordu. İç savaşın kan deryasında silahla yetişmek yerine Amerika'da Harward'da okuyarak bu masaya gelebilmişti. Diğerleri kalıp, kıyafet, statükoyken; o, zekaydı, bilgiydi, dünya görüşüydü. Başkan, ancak baba dostu birinin kullanabileceği ses tonuyla sordu. - Eveet Rıfat, toplantı boyunca senin hiç sesin çıkmadı. Rıfat Saner, fazla istifini bozmadı. Biraz önce gidenler gibi Başkan'ın yanında kaskatı, korku içinde durmuyordu. Laubali de sayılmazdı. En doğru tanımı "teklifsiz" olabilirdi. Hafifçe gülümsedi. - Sayın başkanım, ortalıkta konuşmak istemedim. - Nedenmiş o? - Çünkü anlatmak istediğimi sadece size söyleyebilirim. Başkan babacan bir sesle güldü. - Ne o Rıfat, yoksa özel yaşamınla ilgili bir sorunun mu var? - Hayır efendim, Ülkeyle ilgili... Sorun da değil, sanırım bir çözümüm var. Başkan sandalyesinde merakla doğruldu. Bu yakınlarda kimse bir şey önermiyordu. Zaten kukla kılıklı adamlarla ülke yönetmenin de sorunu buydu. Kimse bir şey başarmak ve üretmek derdinde değildi. Tek amaçları, tek istedikleri hiç hata yapmamaktı. Yoksa onları herkesten farklı kılan arabaları, şoförleri, yazlık köşkleri ellerinden gidiverirdi. Bunun için de en güvenli yöntem hiç bir şey yapmamak, sadece yapar gözükmekti. İşte bu konuda gerçekten çok başarılıydılar. Rıfat'ın getireceği herhangi bir öneriyi, ne kadar saçma sapan olursa olsun, can kulağıyla dinlemeye hazırdı. - Nasıl yani? - Efendim, size bir plan getirdim. - Bir kalkınma planı mı? - Hayır çok daha kapsamlı bir plan. Aslında komple bir harekat planı. İçinde kalkınma konusu da yeterince yer alıyor. Bir anlamda Güney Ülkeyi yeniden ayağa kaldırmak için son şansımız. Başkan hafifçe iç geçirerek güldü Bir iki saniye önündeki kağıtlarla ilgilenir gibi yapıp düşündü. Sonra aynı sevecen ifadeyle Rıfat'a baktı. - Hadi, söyle bakalım. Ne yapmamız gerekiyor? - Bir savaş, Başkanım. Başkan güldü. - Nerde, Kimle? - Kuzey Ülkeyle. - Niye? Rıfat hafifçe yutkundu. Kaç yüz kere aklından geçirdiği cümleler sanki şimdi yakalanmayı reddediyor gibiydiler. - Başkanım, Çok fazla insanımız var. - Bak Rıfat, bundan üç asır önce olsaydı belki de haklısın derdim ama, şimdi işler çok değişik, kalabalık sürülerle fetih falan yapamayız. - Amaç fetih değil. - Peki nedir o zaman? - Efendim, sanayide bir kişiyi istihdam etmenin maliyeti 100,000.- Dolara çıktı. - Maalesef, bunu biliyoruz Rıfat. - Bir kişinin temel eğitimi için gereken para da 20,000.- dolar civarında. - İyi de Rıfat bütün bunlardan nereye geleceksin? -Efendim, Sıkı bir savaşla, başarılı bir nüfus ayarlaması yapabiliriz. Ayrıca böyle bir savaş bize büyük bir kaynak da yaratacaktır. Başkan her türlü çılgın düşünceye açıktı, ama bu kadarını galiba beklemiyordu. Hemen atıldı. - Ne demek "Nüfus ayarlaması"? - Sayın başkanım, Devlet gelirlerini siz benden daha iyi biliyorsunuz. Hızla artan nüfusumuza yeni iş imkanı yok, eğitim imkanı yok, ekmek yok. Kara cahil bir kütle hızla yetişiyor. Onların çocukları daha da cahil çıkacak. Eğer biz bu gidişatı bir yerde kırmazsak sonunda kontrolden çıkıp bir felaket yaratacak. - Bütün bunları ben de biliyorum, ama Rıfat sanırım sen neden söz ettiğini bilmiyorsun. Rıfat'ın sesi kararlı çıkmaya başlamıştı. Çok uzun zamandır çalıştığı dersin hepsini hatırlayan öğrenci gibi konuşmaya başladı. - Efendim, ben size 50 milyon insanımızı kurtarmaktan söz ediyorum. Bu insanlardan doğacak neslin 100 senelik geleceğini de düşünürsek toplam 120 milyon yaşamı konuşuyoruz. - Evet? - Ya bu 120 milyon yaşamın tamamı sefil olup, diğer devletlerin kulu kölesi haline gelecek, ya da en fazla % 2'lik bir kayıpla gerideki % 98 kurtulacak. Karar vermeniz lazım % 100 ünü kaybedelim, yoksa % 2'yi mi? - İnsan yaşamından söz ediyorsun değil mi Rıfat? - Evet efendim, çok sayıda insanı ve geleceği kurtarmaktan söz ediyorum. Bu günkü korkaklığımız gelecekte bizi tarih önünde suçlu duruma düşürecektir. Başkan arkasına yaslandı. Biraz önce bakanları ürküten yarı tanrısal varlık gitmiş yerini kararsız, hatta ürkmüş bir adam almıştı. - Beni korkutuyorsun Rıfat. - Estafurullah Sayın Başkanım, ne haddime, - Yo hayır! gerçekten korkuyorum, beni ikna etmenden korkuyorum. (...)
|