190 Sayfa
BİR HARF YAYINLARI
0212-511 99 55
www.birharfyayinlari.com

Şengül ve Haldun Beyoğlu'nda

19 Yaşında, yakışıklı, hafif bıçkın, kızlarla arası iyi, fazla derin konulara ve siyasete kafa yormayan, mutlu mesut sıradan bir İstanbul delikanlısı bir gün gelecekteki dünyayı bütünüyle değiştireceğini öğrense neler yapardı?

Kent meydanında 50 metre yüksekliğindeki kendi heykeliyle karşılaşsa neler hissederdi?

İnsanların onun için hiç çekinmeden ölüme gittiklerini gördüğünde buna nasıl dayanabilirdi?

Günümüz İstanbul'unda orta sınıf bir ailenin içinde başlayan öykü yüzlerce yıl öteye gidip bir ölüm kalım savaşına, iyilik ile kötülüğün sonsuz mücadelesinin tam ortasına adeta "ışınlanıyor".

'Xp ya da Her şeyin Bedeli' ile din, evren, ve insanların değişimi üzerine bir maceraya gireceğiz.

"…Tek başına yükseliyordu. Son basamağa geldi. Yalnızdı. Önünde tapınağın ana kapısı duruyordu. Olduğu yerde arkasına döndü ve yüz binlerce insana son kez elini salladı…"

Yazarın kendi tasarladığı ve olmasını istediği kapak aşağıdaki gibi bir şey olacaktı :(


   

XP ya da Her Şeyin Bedeli

Yayınlanmış beşinci bilim kurgu kitabım.

Kitabın başlangıcı:

Burç'un ıslığı dudaklarında donup kaldı; karşısında, en fazla beş metre ötesinde, eli tabancalı biri duruyordu. Açmış olduğu pantolon fermuarını yavaşça kapadı. Gözleri karanlığa alışmamıştı, hiçbir ayrıntısını göremediği bir gölgeye bakıyordu. Bir an geri dönüp hızla kaçmayı düşündü, ama çocukken gördüğü kabuslardaki gibi bacakları sanki kütük kesmişti. Hani insanın arkasından ayak sesleri gelir ama siz bir türlü hızlı gidemez ya, işte tam ona benzer bir durumdaydı. Niçin bu kadar korktuğunu düşündü; Türkiye gibi bir ülkede silah görmeye daha çocuk yaşlardan başlayarak alışılıyordu. Maçlarda insanlar sokaklardan, balkonlardan takır takır havaya ateş edebiliyorlardı. Askerler, polisler hep silahlı dolaşıyordu. Ayrıca delikanlılık raconu, arkadaşlarıyla bir yerlerden tabanca bulup Belgrat ormanlarının arka bir yerlerinde atış yaptıkları da olmuştu. Ama hiçbiri şu andaki korkusunu azaltmıyordu. Çünkü karşısındaki eli tabancalı gölgenin niyeti hakkında en ufak bir fikri bile yoktu. Bir an kendine acıdı; daha on dokuzuna yeni girmişti ve köpek gibi gebertilmek için fena halde genç olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden soğuk kanlı olmalıydı; dikkatini karşısındaki gölgeye vermeye çalıştı. Bir erkeğe ait olduğu kesindi. Arkasından geçmekte olan geminin ışıklarıyla ayrıntıları biraz daha belli olunca kalıplı sayılabilecek bir yapıda, saçları tam (demek ki çok yaşlı değildi), yumuşak yüz hatlarına sahip biri olduğunu fark etti. Ama sahneyi daha da korkunç yapmak ister gibi silahlı gölge hiç kıpırdamadan duruyordu. Burç sadece birkaç metre yukarısında ve on metre kadar arkasında akıp gitmekte olan Boğaz trafiğini, Rumeli Hisarın hafif bohem ve neşeli kalabalığını düşündü. Hem çok yakındılar hem de çok uzak. İçlerinden biri şuraya geliverse olmaz mıydı sanki?

Biraz daha dikkatli bakınca gölgenin ayaklarının suyun içinde olduğunu gördü. Biraz önce geçen büyük geminin dalgaları gelmiş tatlı tatlı sahile vurmaya başlamıştı. Şimdi karşısındakinin pantolon paçaları da fena halde ıslanıyordu. Gölgeden ilk ses küçük bir hıçkırık olarak geldi. Tabancayı tutan sağ kolu da havada titriyordu. Burç biraz rahatlayıp ince uzun müzisyen ellerini ayna karşısında tam bir saat kasarak tek tek jölelediği saçlarına götürdü. Normalde böyle bir hareketi hiç yapmazdı ama zaten şu anda durum hiç de normal sayılmazdı. Arkadan bir yerlerden bir ışık geldi geçti ve gölgenin yüzü ilk kez aydınlandı. En fazla kendi yaşında birisiydi ve ağlıyordu. Tabancayı da Burç'a doğru değil yavaşça kendi başına doğrultuyordu.

Burç içinden "Bir intihar vakası" deyip derin bir nefes aldı. Elinde olmadan yüzüne bir rahatlama yayıldı. Bu arada gölge sol elini, yani tabancayı tutmayan elini Burç'a uzatmış, "dur" işareti yapıyordu. Titreyen bir sesle "git buradan!" dedi. Sesi tehdit anlamında değil, çaresiz bir yalvarma gibi çıkmıştı. Burç'un merakı biraz önceki korkusunu çoktan alıp götürmüştü. Yeniden, evde körelen kalemini falçatayla açan, okulda bazı hocaların sevgilisi, bazılarının da kelimenin kriminal anlamında belalısı genç adam haline gelmişti. Avını ürkütmekten korkan bir avcı gibi küçük bir adımla yaklaştı. Elini dostça uzattı.
"Olm, ver şunu."
Gölge telaşlanmıştı. Bir an tabancanın namlusu tam şakağına değecek kadar yaklaştı. Burç'un da yüreği ağzına geldi. Burada işin şakası olmadığını anlamaya başlamıştı. Gerçi şu karşısındaki herif şimdi dan! Diye kendi beynini dağıtsa yarın okulda anlatacak bayağı matrak hikayeleri olacaktı ama ruhunda fena halde tatsız izlerin kalacağını sanki iç güdüsel olarak hissediyordu. İlk defa "ömür boyu vicdan azabı çekmek" Amerikan dizi filmlerinde duyduğu bir replikten daha fazla bir anlam ifade etmeye başlamıştı.
"Yaklaşma! Kendimi öldüreceğim."
Burç'un güleceği geldi. "Orasını anladık be koçum!" diyecekti ama kendine hakim oldu, hatta yüzüne anlayışlı ve olabildiğince ciddi bir ifade bile verebildi.

"Ya tamam kendini vuracaksın, bari üç beş kelimeyle bana anlat."
Gölge hala aynı yerde hareketsiz ve belli ki biraz da kararsızdı. Sessizlik de devam ediyordu. Burç kendi cümlesinin henüz bitmemiş olduğunu fark etti.
"Yani, anlat ki, birileri sorarsa ben de izahat vereyim."
"İyi ama bu senin sorunun değil ki?"
Burç en sevimli halini takınıp kollarını iki yana açtı.
"Evet iskele büfeden aldığım birayı langır lungur içip çişimi bu kadar çabuk getirmeseydim, kesinlikle benim sorunum olmayacaktı ama bir düşünsene ne kadar komik olacak."
Gölge meraklanmıştı. Sesi titreyerek sordu;
"Ne komik olacak?"
Burç duruma hakim olmanın verdiği güvenle üzerindeki siyah dar kesimli deri kabanı biraz çekiştirip en yakında görebildiği bir taşın üzerine otururken deneyimli bir meddah gibi boğazını temizledi.
"Şimdi bak, sen tetiği çekmişsin, bom! Silah sesini herkes duyar, zaten karakol da buradan elli metre ötede. Bir dakika sonra bütün Hisar tayfası burada. Sen tam şurada (eliyle gölgenin ayaklarının olduğu yeri gösteriyordu) yatıyorsun. Kafada koca bir delik, arkaya, suyun içine düşmüşsün, elin de tam sahilde kalmış, öyle hafif dalgalarla nazlı nazlı oynuyor. Millet gelmiş bir de ne görmüş. Bir ceset, bir de ayakta dikilen bir herif. Yani ben, hemen bana 'Hop birader burada ne oluyor!' geyiği çekiyorlar. O zaman ben ne diyebilirim?"

Gölge elinde olmadan gülümsemeye başlamıştı.
"Sahi o durumda ne diyebilirsin?"
Burç aslında sorunun yanıtını bilmediğini, bilmeyi de hiç istemediğini düşündü ama şimdi şov devam etmeli ve palyaço göz yaşlarını geniş ekose ceketinin içine akıtıp sahneye gülerek çıkmalıydı.
"Ne diyebilirim ki? Gomserim (sesini inceltip becerebildiği kadar Orta Anadolu köylü şivesi vermeye çalışmıştı. Aslında Rüştü Asyalı'nın eski Keloğlan filmlerindeki konuşmasına benziyordu), Ben aha burada işeyodum, bu rahmetlik de nah şurada kendini furdu."
Gölge kahkahasına hakim olamadan gülmeye başlamıştı. Burç birden ciddileşerek bir iş adamı taklidiyle elini tokalaşmak üzere delikanlıya uzattı.
"Efendim, tanışalım, benim adım Burç Cenk, konservatuarda obua okuyorum, müziğe çok yetenekliyim ve eğer diğer derslerim yüzünden atılmaz ya da vukuatlarımdan dolayı hapsi boylamazsam önümüzdeki yıllarda senfoni orkestralarında müzisyen olacağım.

"Harikasın, benim adım da Yankı. Sadece Yankı de, soyadımı ittiret. Şu hisarın üzerindeki okulda işletme okuyorum, ya da okuyordum diyeyim ve bu boktan dünyayı bir an önce terk etmeye niyetliyim."
Komik bir şekilde el sıkıştılar. Yankı Burç'un aksine kumral, beyaz tenli ve ela gözlüydü. Ancak Burç'un sahip olduğu o esmer şeytan tüyü onda yok gibiydi. Üzerindeki tüm pahalı ve hepsi de isim yapmış markalara rağmen silik bir tipe benziyordu. Geldi yanındaki başka bir taşın üzerine tünedi. Burç delikanlının uzun, düz saçlarına, vitrinlerde görüp de imrendiği ama kesinlikle alamayacağı giysilerine kaçamak bir göz attı. Sesi bu kez taklitsiz, gerçek tonunda ve yumuşak çıkıyordu.
"Dünyaya boktan mı dedin?"
(...)

Cumhuriyet KİTAP'ın 8 Mart 2006 sayısında XP romanımla ilgili benimle yapılmış bir röportaj yayınlandı.