. . . Haldun . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .Ne Mutlu İhracatçıyım Diyene

Ne Mutlu İhracatçıyım Diyene
19.5 x 13 cm,
220 sayfa
Yayınevi Yayıncılık,
ISBN 975-358-029-0

 

İhracat Müdürü olarak geçirdiğim 10 yılın (1984 - 1994) hikayesi. On yılın sonunda dünyanın sandığımızdan çok daha karmaşık bir yer olduğunu ve çocuklukta öğrendiğimiz bütün klişelerin aslında yanlış olduğunu görüyorum. Aslında 60'lı yılların kapalı Türkiye'sinden günümüzün dünyaya çok daha açık Türkiye'sine geçişin bir kişisel öyküsü.

Bir gezi kitabı olması dolayısıyla şu anda az sayıda Linosport'ta bulunmaktadır.

Definetly the best book I have ever written. The stories come from the ten years I worked as an export manager in an industrial company from 1984 to 1994. It was a hell of an experience to visit places only you can see in the news program of your TV, such as Karachi, Alger, Tashkent, Moskova etc… Step by step a young Turkish man discovers that the outside world was much more complex place than what he was told.

 
Kitabın içinden bir bölüm:

(...)

"Yahşi amerikan ve fransız yaraklarıyla donanmış ermeni dalyarakları azeri serhadını geçip azeri kerhanelerini bastılar."

Çok şaşırdınız değil mi? İlk duyduğumda ben nerdeyse yere düşecektim. Şimdi de aynı haberin türkçesini verelim :

"Modern amerikan ve fransız silahlarıyla donanmış ermeni askerleri azeri sınırını geçip fabrikaları bastılar."

Yukardaki sözcüklerden "Yar" ile başlayanı yarmak fiilinden geliyor, ve daha önceki zamanlarda "kılıç" anlamında kullanılırmış, şimdiyse her türlü silah anlamına geliyormuş. Başına "Dal" gelince de "Onu kuşanan adam" anlamını alıyormuş. Serhat sınır demek, Karhaneyi biraz önce öğrendik, yahşi sözcüğe de güzel, modern, anlamında kullanılıyor.

Bunlar gibi oralara her gidenin bir kaç ilginç olayı var. Bu yüzden sizlere tavsiyem dünyanın en çok konuşulan bilmem kaçıncı dili türkçe masalına pek itibar etmeyin ve Azerice'nin farklı bir dil olduğunu kabul edin. Yok "Efendim" Azerice başka bir dil değildir de Türk dilinin bir başka diyaleğidir gibi iddialar, çok hatırlı bir ortamda rezil olduğunuzda, yada binlerce dolarlık iş yapacağınız Azeri'yi tamamen yanlış anladığınızda hiç işinize yaramıyacaktır.

KÜLTÜR EMPERYALİZMİ

Sanırım sene 1968, on yaşındayım. O günlerin en gözde sözcüklerinden biri de "GO HOME". Bu nakaratla Amerikan askerleri Dolmabahçe sahillerinden denize dökülüyor. Aynı kırk altı yıl önce yunanlıların İzmir Kordon'dan döküldükleri gibi, ama en azından arkadaki şehir alevler içinde değil. Amerikalıların emperyalizmine karşı ülke tek bir vucut gibi sanki.

Bir kaç yıl daha geçmiş, ben artık orta okuldayım, "Kültür Emperyalizmi" konusu çok gündemde. Meğerse o güzelim kowboy filmleri de bu işin bir parçasıymış. Ne yazık.

Sene 1991, Tahran'dayım İranlı müşterimin teybinden bangır bangır "Allah Allah" sesi geliyor. Ancak bu Mollaların camilerden haykırdıkları türden değil. Çok tanıdık, çok bizden, İbrahim Tatlıses, en sevilen parçalarından birini seslendiriyor. Parça bitiyor. Bu sefer evsahibim başka bir kaset koyuyor. Aynı parça tekrar başlıyor. Bu kez başka biri, bozuk bir türkçeyle aynı parçayı seslendiriyor. Hani bizim yamuk yumuk ingilizceyle yabancı parça söylememiz gibi. Amerikalıları neden denize attıklarını, yada kültür empreyalistlerini düşünüyorum. O anda bende bir "emperyalist" ülkenin vatandaşıyım, ve inanın bu durumdan büyük bir keyif alıyorum.

Daha sonra çeşitli gazetelerde de yazdı. İbo'nun kasetleri karaborsa da yok satıyor. İran'da her türlü eğlence yasak olduğu için müzik ve video kasetleri de yasak, dolayısıyla hepsi karaborsa. Senelerce küçümsediğim İbrahim'in aslında Türkiye'nin yetiştirdiği en kapsamlı sanatçı olduğunu (Sırf kültür emperyalizmi açısından.) oralarda görünce daha iyi anlıyorum. İbo'nun Yunanistan'daki, İsrail'deki inanılmaz başarıları sanki dünyanın en önemsiz konularıymış gibi gazetelerde satır aralarında geçip gidiyor. Ayrıca onun kadar olmasa bile başka sanatçılarımız da oldukça itibar görüyorlar.

Gene Bakü'dayız ve Sinan Can bir yıl önce tanıdığı bir adamın evine telefon ediyor. Karısı çıkıyor, gayet güzel türkçe konuşuyor, telefonu kapatınca da çok şaşırıyor.

- Yahu bu kadın geçen sene bir tek kelime türkçe konuşamıyordu.

- Ee! ne olmuş şimdi?

- Bilmem, adam boşanıp başka kadın aldı sandım ama değilmiş.

Akşam dostuyla karşılaştık ve Sinan bu olayı sordu. Adam da ekşi bir suratla karısının bütün gün iş yapmadan evde oturup bizim TRT-1' i seyrettiğini söyledi. Gerçekten bizim kaldığımız otelde de gayet güzel izlenebiliyordu. Zaman zaman kat görevlisi rus babuşkanın bile bizim kanalı seyrettiğini hatırlıyorum.

Şimdilerde çok meşhur olan genç pop müziği sanatçılarını zevkle takip ediyorum. Kendilerinden bir önceki neslin (Cem Karaca, Mazhar, Fuat, Özkan'ların nesli) sanatçılarından ne kadar farklı olduklarını sevinerek görüyorum. Altmışlarda, yetmişlerde Türkiye gündemindeki sıkıntıların, özellikle de "Biz doğulu muyuz, batılı mıyız" tarzı olanlarının farkında bile değiller. Ne yapmak istiyorlarsa onu yapıyorlar ve bundan da çok mutlu gözüküyorlar. Kendilerine bu kadar güvendikleri için de dümdüz ilerliyorlar. Bazı çevreler, haklı olarak, bu insanları çok "sığ" buluyor. Ancak unutulmaması gereken bir nokta var, Acaba tüm dünyayı kasıp kavururken Beatles üyeleri çok mu kültürlü, çok mu birikimliydi. Cazdan barok müziğe, halk şarkılarından elektroniğe, çevresinde ne bulduysa aldı parçalarına kattı. Bunu yaparken de hiç bir kaygı duymadı. Aynı bizim çocuklar gibi. Şimdi onların da, bu özgüvenleri sayesinde, yeni başladığımız kültür emperyalizminde başarılı birer "savaşçı" olduklarına ve çok yakın bir gelecekte büyük başarılar elde edeceklerine inancım tam.

ŞIMARIK BATILILAR.

Çocukluğumda Karamürsel'de kocaman bir Amerikan üssü vardı. Bizim için oldukça heyecan verici, bir yandan da can sıkıcı bir yerdi. İzmit Yalova yolundan giderken bu üssün önünden geçer ve içerdeki çimenin yeşiline, evlerin dizilişindeki düzene hem hayranlıkla hem de hasetle bakardık. Yalova'da Amerikan askerlerinin döküntülerini satan dükkanlar olduğunu da duyardık. Ben bunları kendi gözümle hiç görmemiştim, ama yolunu bulup, bir sürü ıvır zıvır bu adamlardan bizimkilere intikal edip duruyordu. Bu şekilde alınmış çok hoş parkaları, uyku tulumlarını, yada başka araç gereci ilgiyle izlerdik.

Adamların üzerinden çıkan pılı pırtının bile kıymetli olabildiği bir ülkede yaşamaktan dolayı sanırım epeyce gururumuz kırılıyordu. Sadece bununla da kalsa iyi, Efsaneye göre, "PX" denilen, sadece adını bildiğimiz, ama hiç bir zaman gerçek bir tanesini göremediğimiz dükkanlar da vardı. (Bunlar Amerikan ordu kantinleriymiş) Orada şanslı ulusun mensupları istedikleri her şeyi bulabiliyorlarmış. Hatta, denilirdiki adamlar sularını bile Amerika'dan getiriyorlarmış. Su işinin gerçek mi yalan mı olduğunu hiç sorgulamak ihtiyacını duymamıştım. Çünkü burnu büyük havalarına bakılırsa, bu tür bir dedikodu ancak doğru olabilirdi. Adamların her türlü afrasına tafrasına razıydım da sularımızı bile içmeye layık bulmamaları gerçekten çok ağır gelmişti.

Kitabın başında da söylediğim gibi yetmişli yılların başlarını iyiden iyiye iç burukluğu içinde geçirmiştik. Son derece duygusal davranıyor, batılıların bize yaptıkları her hareketten anlamlar çıkarıyor, çoğunlukla da alınıyorduk. Bu ruh haliyle, ya adamları denize atıyor, yada abartılmış ve aşağılık duygularıyla katmerlenmiş, bir misafirperverlikle ağırlamaya kalkıyorduk. Her koşulda da, onlarla kendimizi eşit sayamıyorduk.

Tekrar su meselesine geleceğim. 93 Nisan'ı Bakü'de Türk Sanayi ürünleri fuarındaydık. Pek gelen giden yoktu, çevremizdeki diğer Türk şirket temsilcileriyle bol bol sohbet edip vakit geçiriyorduk. Ziyarete gittiğimiz bir standda nasıl olduysa ortaya 1.5 litrelik Şaşal şişelerinden biri çıkıverdi. O anda hepimizin altın bulmuş gibi suya saldırdığını hatırlıyorum. O ne doyulmaz keyifti öyle! Toprak tadı olmayan tertemiz Türk suyu içebiliyorduk. Ya oradan, yada Özbekistan'dan dönerken uçakta Türk hosteslerle sohbet ediyorduk. Bize gayet güzel bir şekilde içecekleri tüm suyu memleketten götürdüklerini anlatıyorlardı. Hele Özbekistan'a gittiklerinde kabin ekibinin üç dört gün kalması gerektiği için bir bavul dolusu su ve yiyeceği yanlarında taşıyorlarmış. Çevrede bu konuşmayı dinleyen tüm deneyimli arkadaşlar da onaylar şekilde kafa sallıyorlardı. Bir an karşımda çocukluğumuzun çirkin amerikan askerlerini görür gibi oldum, sanki ayıplar bir ifadeyle bana bakıp, sitem ediyorlardı. Nasıl babamlar ilk kez Avrupa'yı Amerika'yı görünce kültür şokuna uğramışlarsa, biz de eski doğu blokunu, görünce aynı derecede şaşırmış kalmıştık. Kafamızda kendimizle ilgili yazdığımız her şeyi yeniden gözden geçirmek gerekmişti. Herkes için çok sarsıcı bir deneyimdi. Çünkü 1985 yılına kadar, başta Ruslar olmak üzere tüm doğu bloku kendini öylesine sansür etmiştiki. En azılı düşmanları bile aslında ne kadar kötü durumda olduklarını anlıyamamıştı. O seneden başlıyan açılma sonucunda tüm dünya gibi biz de şok geçirmiştik. Çevre kirliliğinde, doğanın tahribinde (Baykal Gölününün kurutulması gibi.) insan yaşamına saygısızlıkta tahmin edilecek her türlü felaket sınırının ötesine geçmişlerdi.

Her neyse, bunların da ayrıntıları kitabımızın kalıplarının dışında kalıyor. Ancak, geneldeki olaylar her zaman bireyleri etkiliyor ve orada burada, küçük insan ilişkileri içinde bu genel yapının izlerini görüyorsunuz.

(...)