Kurganlar
Doğu Anadolu'da 1995'te Dr. Aynur Özfırat
tarafından başlatılıp aralıksız sürdürülen çalışmalar, Transkafkasya
kültürlerinde iyi tanınan "kurgan" gömü geleneğinin Türkiye'de de yer
aldığını ortaya çıkardı...
Uzun bir yaz bitti. Hepimiz değişik yerlerde yaz aylarını
geçirdik. Bir çoğumuz tatil yapabildi. Ancak öyle bir grup var ki,
yaz mevsimleri onlar için tatil değil, aksine kızgın güneşin altında
zorunlu çalışma dönemi.
Arkeoloji ya da paralel bilim dallarıyla
uğraşanlar her yazı güneşin altında tatil yapmadan geçirirler.
Üniversiteli bilim heyetlerince yapılan çalışmalar bittiğinde, ekipler
kazı toprağını bile üzerlerinden atamadan açılan üniversitelere koşup,
hocaysalar ders vermeye, öğrenciyseler notlarını tutmaya koyulurlar.
Eğitim sezonu boyunca yaz aylarında yapılan çalışmaların sonuçları
üzerinde de ayrıca uğraş verirler. Sonra tekrar yaz gelir ve yeni
sezonun çalışmaları için hazırlıklara başlanılır ve bu devinim böylece
sürer gider.
Yaz aylarında ülkemizin batısı tam bir arkeolojik kazı
ve araştırma merkezi durumundadır. Orta Anadolu'ya doğru çalışmalar
seyrekleşir. Doğu Anadolu'da ise tekrar canlanır. Bunun nedeni, Doğu'nun
önemli merkezlerinden Van'da 1967 yılında kurulan İstanbul Üniversitesi'nin
Van Bölgesi Tarih ve Arkeoloji Araştırma Merkezi'ne bağlı araştırmacılarının
ve Ege Üniversitesi Arkeoloji Bölümü'nün bilim adamlarının yoğun gayretleridir.
Yıllardır bölgenin terörüne aldırmadan çalışmalarını sürdüren araştırmacılar
yeni çalışmalarıyla bölge tarihinin bilinmeyenlerini keşfetmeye koyulurlar.
Zaman zaman jandarma eşliğinde de olsa çalışmalarını sürdüren araştırmacılardan
biri de Dr. Aynur Özfırat.
Özellikle Urartu öncesi İÖ 3 ve 2. bin
kültürlerinin verileri üzerine çalışmalarını yoğunlaştıran Dr. Aynur
Özfırat'ın Kurganlar'la ilgili çalışması bilim dünyasınca ilgiyle
izleniyor.
Kurgan terimi bizlere yabancı gelmese de ne olduğunu
tam olarak çoğumuz bilmeyiz. Aslında mezar yapıları olan Kurganlar,
toprak zemine açılan bir çukur içine taş örgü duvarlarla çevrilen
odalar ya da sal taşı plakalarla oluşturulan sandık türü mezarlardır.
Üzerlerine taş yığılır ve toprakla örtülür. Yükseklikleri 1 metreden
başlayarak 70 metreye kadar varabilir. İçlerinde ölü hediyeleri de
bulununan bu yapılar batıda Balkanlar'dan itibaren Anadolu'nun ortalarına
kadar süre gelen İÖ 1. bin yerleşik kültürlerinin tümülüs olarak adlandırılan
mezar yapılarının Asyalı öncüleridir. İÖ 3-2 binlere kadar inen Asya
Kurganları'nın en önemli özelliği yerleşik düzenden uzak, yayla hayatı
yaşayan ekonomileri hayvancılığa dayalı toplulukların mezar anıtları
olmasından kaynaklanmaktadır. Asya'da özellikle Transkafkasya olarak
adlandırılan coğrafi bölgedeki Gürcistan ve Ermenistan'da yoğunluk
kazanmışlardır. Gürcistan'da Trialeti, Mesheti kurganları ile Ermenistan'da
Derin Naver, Metsamor, Keti ve Lçaşen'deki kurganların sayıları yüzleri
bulmaktadır.
Göçebe toplumlar sürekli hareket içinde
olduklarından kalıcı izler bırakmamışlardır. Onların varlıklarının en
önemli izleri hayatını kaybeden üyeleri için düzenledikleri kurganlar ve
içlerindeki ölü hediyeleridir. Bu nedenle Kurganlar ve buluntuları
tarihçiler için oldukça önem taşır.
Ülkemizde özellikle Transkafkasya bölgesine
yakın yerlerde yaşadığı sanılan göçebe kültürlerin izlerini taşıyan
kurganların olabileceği düşünülmesine karşın kesin olarak
saptanamamıştı.
Uçsuz bucaksız çayırlarıyla yaylalar bölgesi
olarak bilinen Doğu Anadolu'da 1995 yılından itibaren aralıksız olarak
çalışmalarını sürdüren Özfırat'ın Muş, Bulanık, Malazgirt, Ahlat,
Adilcevaz ve Van ili ve çevresinde yaptığı araştırmalar sonucunda;
Transkafkasya kültürlerinde iyi tanınan kurgan türündeki gömü
geleneğinin ülkemiz sınırları içinde de temsil edildiği saptandı.
Çalışmalar sırasında Doğu Anadolu kurganlarının, 1-40 metreler arasında
değişen yükseklikte taş yığılarak inşa edildiği anlaşıldı. Aynur
Özfırat, Suluçem, Sütey, Sinek yaylalarında çapı 5-6 metreden başlayan
60 metreye kadar varan birçok Kurgan tespit etmiş. Kurganlar üzerinde
ele geçen seramik parçaları ve birkaç yıl önce köylülerce kaçak kazısı
yapılarak ortaya çıkarılan kırmızı astar boya üzerine siyah boyalı bir
çömlekten (halen Erzurum Müzesi'nde sergileniyor) yola çıkarak yaptığı
tarihlemeye göre Kurganların yapımı İÖ 3. bin sonu ve İÖ 2. binin ilk
yarısına rastlıyor.
Dr. Özfırat Anadolu kurgan kültürünün batıda
Erzurum ve Muş, güneyde Urmiye, doğuda Hazar Gölü kıyılarına kadar
uzandığını, boyalı çanak çömlek dışında oldukça özenli madeni silahlara
sahip olduklarını ve kadınları için takılar ve boncuklar imal etmiş
olduklarını da belirtiyor. Önümüzdeki yıllarda yapılacak çalışmalar ve
buluntuların incelenmesi sonucunda Doğu Anadolu'nun Urartu öncesi göçebe
kültürleri hakkında daha fazla bilgiye sahip olacağız.
Bu değerlendirmelerin sonuçlarını bilim
dünyası heyecanla beklemekte.
Düzeltme:
Geçtiğimiz ay "Unutulan
kent" başlığı altında yer alan Sagalassos yazısı spotunda, kazıların
altı yıl sonra biteceği ibaresi yer almıştır. Ancak altı yıl içinde
kentin tümünün değil, sadece Yukarı Agora bölgesinde yer alan bazı
yapılarının bu süre içinde bitirilmesi planlanmaktadır. Kazı
başkanlığını Marc Waelkens'in yürüttüğü Sagalassos kentinde restorasyonu
devam eden Antoninler Çeşmesi İS II. yüzyıla tarihlenmektedir.
Arkeolojik kazıların amacı
Binlerce
yıl boyunca sayısız uygarlığın gelip yeşerdiği ve önemli bir coğrafya
üzerinde bulunan ülkemizde hemen her bölgede tarihi bir kalıntıya
rastlamak bizlere çok normal geliyor. Şaşırtıcı olan, geçmişte
insanların bu akıl almaz yapı ve eserleri nasıl yarattığı. Bir çoğumuz
bu eserlerin toprak altında kalmasına razı olamıyor. Gördükleri
kalıntılar için, "hemen kazılara başlanmalı ve her şey ilk günkü gibi
ayağa dikilmeli" diye düşünenler çoğunlukta.
Biz arkeologlar, yeni tanıştığımız birine
mesleğimizi söylediğimizde "bizim oralarda öyle yerler var ki hiç kimse
bilmiyor, ilgilenilmiyor, neden oralarda kazı yapılmıyor?" ya da "şu
kazı çok ağır gidiyor hiçbir şey yapılmıyor mu ?" sorularının yanı sıra,
geçmişin zenginliğinden etkilenip İndiana Jones filmlerindeki gibi eski
hükümdarların mezarlarındaki çil çil altınlar ve defineleri
düşleyenlerin , "sizinle şurada kazı yapalım, bizde harita var" türünden
ortaklık teklifleriyle sıkça karşılaşıyoruz.
Bunları soranların, büyük bölümünün
üniversite mezunu hatta değişik mesleklerde kariyer yapmış, kişiler
olduklarını görmek mesleğe yeni başlamış olanların dışındaki
arkeologları pek şaşırtmıyor. Bizler elimizden geldiğince soruları
cevaplandırmaya çalıp, arkeolojinin hiç de kolay bir bilim dalı
olmadığını, yalnızca kazma kürekle girişilen ve sadece mimari yapılar
ile eserlerin ortaya çıkarıldığı dönemlerin gerilerde kaldığını, ayrıca
da kazı işinin definecilik olmadığını ve yasal zorunluluklarını
anlatmaya çalışıyoruz. Ülkemizde yaklaşık otuz bin höyük, ören yeri,
antik yerleşim, SİT Alanı, tümülüs, mezar anıtının yanında su altında da
batık kentlerin ve yüzlerce gemi batığının da bulunduğunu, bu sayının
pek az kişi tarafından bilindiğini il,ve edip, bu kadar çok ören yerinin
aynı anda kazılabilmesi için dünyanın tüm arkeologlarının dahi yeterli
olmayacağını belirtiyor ve eğer daha da bilgi sahibi olmak isterlerse,
aşağıda sizlere de aktardığımız şekilde kazıları anlatıyoruz.
Bilimsel bir kazı, ağır sorumluluk isteyen
çeşitli disiplinlerin ortak çalışmasıyla bir sonuca varma işidir. Bu
bilimin amacı müzeleri güzel eserlerle doldurmak ya da turistlerin
ilgisini çekecek görkemli kentler ortaya çıkarmak değil, geçmiş
uygarlıkların sorunları üzerine eğilerek insanoğlunun tarihini daha iyi
öğrenmeye çalışmaktır. Çağdaş arkeoloji, konuya evrensel yaklaşır.
Verilerin saptanması, değerlendirilmesi ve sonuçta olayların
yorumlanması esastır. Bu nedenle kazının çok dikkatli yapılması çıkan
her ayrıntının bilgiye dönüştürülmesi gerekmektedir. Kazılar işte bu
yüzden ağır yürümektedir.
Üstelik kazma, kürek yerine aletler daha da
küçülmüştür. Artık mala, fırça, elek, süpürge, değişik spatüller, ince
uçlu madeni aletler, hava pompaları, dişçi aletleri ile nivo, teodolit,
şerit metreler, jalonları ve yeni gelişen elektronik cihazlar (GPS
gibi), bilgisayarlar ve jeofizik yöntemler kazılarda kullanılmaktadır.
Bu aletlerin hepsini arkeologlar mı kullanıyor diye sorulabilir. Evet,
büyük kısmını arkeologlar kullanır. Teknik aletler için, mimar,
mühendis, jeolog, jeofizikçiler ve teknisyenler görev alır.
Öyleyse bir kazıda yalnızca arkeologlar
çalışmıyor diye düşünülebilir. Kazı arkeoloğu, mimarı, restoratörü,
konservatörü, çizimcisi, fotoğrafçısı, birçok diğer disipliniyle ve
işçileriyle bir ekip işidir. Son yıllarda oldukça ilginç mesleklerden
uzmanlar da kazılarda görev almaya başlamışlardır.
Örneğin, böcekler ve mikroskobik canlılar
üzerinde çalışan bir bilim adamının kazıdaki amacı, jeofizikçilerin
yardımıyla açılan sondajlardan alınan topraktaki böcek ve mikroskobik
yaratıkları inceleyerek o kentte yaşanıldığı dönemlerde insanların ve
evcil hayvanların bu yaratıklardan ne şekilde etkilendiğini anlamaya
çalışmaktır. Yine polen analizlerinin yanında bölgenin florasını (bitki
örtüsünü) inceleyen arkeobotanistler ve faunasını (hayvanlarını)
araştıran arkeozoologlar ile bölgenin yaşanıldığı dönemlerdeki tarımsal
faaliyetlerini inceleyen ziraat mühendisleri de kazıda çalışabilirler.
Bütün bu detaylı çalışmalar özellikle 1960'lardan sonra başlayan modern
arkeolojinin benimsediği yöntemleri oluşturur.
Modern arkeoloji, artık eser çıkarmak yerine
bir sistem olarak orada yaşanmış kültürü, tarihi, ticari, sosyal,
teknolojik, ideolojik, demografik, etnografik yönleriyle inceleyerek
ortaya çıkarmak olduğundan, çok detay ve ağır işçilik
demektir.
Şengül G.
Aydıngün