Louvre'daki Anadolu  

 

İstanbul'dan kalkıp taa Paris'e, Anadolu kaynaklı bazı eserleri görmek amacıyla gitmek ilk bakışta çok mantıklı gelmeyebilir. "Paris'teki koleksiyondan çok daha zengini Ankara, İstanbul ve diğer şehir müzelerimizde var, onca masraf ve yorgunluğa değmez," diyebilirsiniz. 
Ancak, Louvre Müzesi'ndeki MÖ 3. bine tarihlenmiş Anadolu mermer idollerini görmek başlı başına bir olay. Müzede tek başına Anadolu diye bir bölüm yok. Anadolu eserleri daha çok o kültürün yaşandığı dönemlere uygun bölümlere (Antik Yunan ile Yakın Doğu ve ıslam Sanatı) yerleştirilmiş. Çoğunluğu Osmanlı ımparatorluğu döneminde yapılan kazılarla Louvre'a kazandırılan bu eserleri görünce, o dönemdeki yasaların günümüzdekilerden oldukça farklı ve yetersiz olduğu ortaya çıkıyor. Antik Yunan döneminin Anadolu'daki Dorik tarzlı tek örneği (Behramkale) Assos Athena Tapınağı arşitrav frizlerinin yanındaki açıklayıcı bilgilerden Sultan II. Mahmud tarafından armağan edildiğini ya da onun döneminde yapılan anlaşmalarla Louvre'da (1838-1840) sergilenmeyi hak ettiğini öğreniyoruz. MÖ 6. yüzyılın üçüncü çeyreğine tarihlenen on beş adet frizin onu Louvre'da sergileniyor. Geri kalanlar ise Boston ve İstanbul Arkeoloji müzelerinde. 

Kırmızı andezitten yapılmış frizlerin her bir parçasında hayvanların savaşı, Triton'un savaşı, Kral Eurytos'un Herakles onuruna verdiği ziyafet sahnesi gibi farklı konular arkaik üslubuyla yer almış. Çevremizdeki eserlere bir göz aşinalığımız var: Salonda Klazomenai tipi boyalı iki lahitin (ızmir/Urla) en sağlam örnekleri ile koltukta oturan üç arkaik kadın heykeli (Milet/Aydın) ve az ilerideki Sardes Aslanı (Manisa/Salihli) "Biz, Anadolu'da yaşamış insanların ürettikleri kültürlerin ortak parçasıyız," der gibiler. 
Loş salondan çıkıp aydınlık ve geniş avluya gözlerimizin uyum sağlamasını beklerken bir başka sürpriz karşımıza çıkıyor. Dev avludaki eserlerin neredeyse tamamı Ege kıyılarımızdan. Sphinx Avlusu olarak tanımlanan bu avluda bir zamanlar Mısır'dan getirilen dev Sphinx sergileniyormuş, 1934'de üstü örtülüp başka yere taşındığı halde adı kalmış yadgârd. Avlunun zemini, antik dönemdeki adı Daphne olan bugünkü Harbiye-Antakya'dan getirilen muhteşem Mevsimler Mozaiği ile kaplı. 
  Bir duvara ise Charles Texier'in Louvre'a kazandırdığı eserler monte edilmiş: Aydın yakınlarındaki Menderes Magnesia'sının Artemis Tapınağı'na ait kırk dört adet yüksek kabartmalı sahneler içeren friz parçası ve dört adet aslan başlı çörten. Yaptığı bu hizmetlerden ötürü Texier'in adı, aynı duvarın başka bir yerine kocaman harflerle kazınmış.

Yine 19. yüzyıl Fransız müze ajanlarından Don Gustave Et Edmond de Rothschild'ın 1873'de Didim Apollo Tapınağı'ndan getirdiği MÖ 3-2. yüzyıllar arasına tarihlenen iki büyük sütun kaidesi ve Milet'ten O. Rayet et A. Thomas'ın kazandırdığı MÖ 3. yüzyıla ait dört adet karyatid, avlunun değişik köşelerinde sergileniyor.

 

Sphinx avlusuna açılan bir başka salonda Anadolu bu kez mozaiklerde devam ediyor. Akdeniz'e kıyısı olan ülkelerden getirilen Roma dönemi mozaiklerinin sergilendiği salonda ağırlık Antakya'da. Phoenix, Amazonlar, Paris'in Yargısı gibi konuların işlendiği eserlerin (MÖ 3-2. yüzyıl) kuşkusuz en güzeli, mitolojideki "Üç Güzeller" öyküsündeki Paris'in altın elmayı hangi tanrıçaya vereceğine karar verdiği sahne. Bu oldukça küçük ve çok renkli mozaikleri yapan isimsiz ustaların sanatına saygı duymamak elde değil. 1930 yılında Fransız, Amerikan ve Türklerden oluşan heyetin yaptığı kazılar sonucunda çıkartılan mozaikler, o tarihte ayrı bir devlet olan Hatay'la yapılan anlaşmalarla üçe paylaştırılmış ve bu mozaikler de böylece Louvre'un malı olmuş. Aynı salonda yine Antakya'dan bir lahtin uzun yüzündeki yüksek kabartmalı cenaze sahnesi, işçiliğindeki kalite ile insanı büyülüyor
.
 Antik Yunan ve Roma eserleri bölümlerine ait salonların devamında, Yakın Doğu ve ıslam Sanatları bölümünde yine topraklarımıza ait eserler göze çarpıyor.

MÖ 7 binden itibaren Anadolu'dan Mezopotamya ve ıran'a kadar uzanan geçmiş kültürlerin zaman tünelinde yolculuğumuz başlıyor. Tam 9 bin yaşındaki Anadolu tanrıçasının boyutunun küçüklüğüne gülümserken, yan vitrinde sergilenen Kültepe-Kaniş Karumu'ndan (MÖ 2000) aslan heykelciği görünümündeki törensel içki kabının iyice açılmış ağzı insanı ürkütüyor. Hitit ımparatorluk döneminden Geç Hitit (Maraş, Gaziantep-Yesemek) kabartmalarına uzanan yontuculuğun seçkin örneklerini sırayla dolaşırken, annesinin kucağında bir çocuk gibi betimlenmiş dönemin ünlü yazarı Tarhunpiyas'ın steli ve elinde tartı aleti tutan bir tüccara ait bazalt stellerin varlığı, Hititler'de sanatın insani boyutlara indirgendiğini gösteriyor. 

Louvre'un ıslami kültürlere ait eserleri de oldukça zengin. Anadolu burada da Osmanlı dönemine ait son derece seçkin eserlerle temsil ediliyor. Çoğunluğu 1895'te Louvre'a gelmiş 16. yüzyıl mercan kırmızılarının hâkim olduğu çiniler, panolar, kupalar, tabaklar, beyaz-mavi ıznikler, 17. yüzyıl tombaklar ve halılar yine koca bir salonu dolduruyor. 
Tüm bu eserleri görünce insan anlıyor ki, Anadolu'dan gelenler için Louvre'un başka bir önemi var... 

* Şengül Aydıngün, arkeolog.