KOCAELİ ÜNİVERSİTESİ
I. ULUSLARARASI MÜZECİLİK TOPLANTISI

10 Nisan 2009

KOCAELI UNIVERSITY
I. INTERNATIONAL MUSEOLOGY MEETING
April the 10th, 2009

Kocaeli Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü

Amaç

Düzenleme ve Yürütme Kurulu

Program

Bildiriler / e-kitap

Sergi

Müzecilik Mevzuatı

Osman Hamdi Bey

Konaklama

Ulaşım

İletişim



Bildiriler /e-Kitap

Sergilemelerle İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nin Dünü-Bugünü ve Yarını

Dr. Şeniz ATİK

Arkeolog - Müzeolog
İstanbul Arkeoloji Müzeleri

Değerli öğretim üyeleri, meslektaşlarım, basın mensupları ve sevgili öğrenciler,

Müze Sergilemeleri konusunda yer alan konuşmamda sizlere müze sergilemelerine geçmeden önce, sergilemelerle doğrudan ilişkili olması nedeniyle müzelerin gelişme sürecine değinerek, müze kavramının nereden kaynaklandığı ve tarih süreci içinde nasıl anlamlar yüklendiğini yani misyonunu anlatmaya çalışacağım.

İnsanın üretmeye başladığı andan itibaren bu üretilenleri toplama ve biriktirme ve bu değerli birikimleri de gösterme gibi bir özelliğinin var olduğunu görüyoruz. İnsanlardaki bu biriktirme ve saklama alışkanlığı yeni bir olgu değildir. Prehistorik çağlardan buyana biriktirme ve bunları kutsal alanlar yaratarak saklama alışkanlığı vardır. Ancak gerçek anlamda müze; Helenistik Çağ'ın bir ürünü olan "Museion"dan gelmektedir. İlkçağ Grek kültüründe düşüncelere dalınacak bir yer, bir felsefe kurumu, başka bir deyişle esin perileri olarak kabul edilen Mousalar'ın tapınağı anlamlarına gelmekteydi (*1) . M. Ö. 306-285 yılları arasında Mısır'da hüküm süren Ptolemaios Soter tarafından kurulan İskenderiye kentinin en önemli yolunun üzerine ve sarayın bahçelerinin ortasına kurdurduğu Mouseion'un çevresinde; kitaplık, amphitiyatro, gözlemevi, yemek ve çalışma odaları, botanik ve hayvanat bahçeleri yer almıştır. Hem üniversite, hem akademi, hem de manastır niteliği taşıyan Mouseionda Yunanistan'ın ve doğu ülkelerinin eski ve yeni sanat yapıtları yavaş yavaş toplanmış, belgelenmiş ve korunmuş; aynı zamanda şairler coğrafyacılar, bilim adamları ve sanatçılar da İskenderiye Sarayında toplanmışlardır. Bir anlamda İskenderiye Müzesi, günümüzün müze kavramının çekirdeği sayılmaktadır.
Rönesans'a kadar kullanılmayan "Müze" sözcüğünün bu zamanda "Galeri" resim ve sanat eserlerinin sergilendiği yer anlamında kullanıldığını görüyoruz. 1950'li yıllara kadar kendi içine kapalı bir kurum olarak çalışan müzeler; ICOM'un (International Counsel of Museums) 1955'deki toplantısında; insanın ve toplumun gelişimini müzenin amaçlarının başına koyduğu müze tanımında; "Müze, toplumun ve gelişimin hizmetinde olan halka açık, insana ve yaşadığı çevreye dair tanıklık eden malzemelerin üzerinde araştırma yapan, toplayan, koruyan, bilgiyi paylaşan ve sonunda inceleme, eğitim ve zevk alma doğrultusunda sergileyen, kar düşüncesinden bağımsız, sürekliliği olan bir kuruluştur." ifadesini kullanmıştır..

1962'de Nauchatel'de düzenlenen sempozyumda ise müze, araştırma, koruma, eğitim ve kültür etkinlikleri olarak üç işleve sahip bir kurum olarak tanınmaktadır (*2).

20. yüzyılın başından günümüze uzanan süreçte, müzelerin, kültürel birikime olduğu kadar topluma karşı sorumlulukları olduğu ve bunun doğrultusunda sergilemenin ve toplumun farklı kesimlerini hedefleyen etkinlikleri gerçekleştirmenin edilgen (pasif) yerine etkin (aktif) ve etkileşimli (interaktif) bir çalışma yapılmasının gereği kabul edilmiştir.

1980'li yıllar müze-toplum ilişkisini pekiştiren esas değişim yıllarıdır. Koleksiyon anlamında çeşitlilik, sergilemede yeni anlatım yöntemleri ve özellikle toplumsal paylaşım gibi alanlar Müzeciliğin temelini oluşturur hale gelmiştir. Müze yönetim anlayışında olduğu kadar müze sergilemelerinde de başlayan bu hızlı değişim, tüm dünyada küresel bir "Çağdaş Müzecilik" anlayışını ortaya koymuştur.

Çağdaş Müzecilikte kültürel birikimin korunması kadar o birikimle ilgili her tür bilgi ve kaynağının araştırılması ve insana coşku verecek ve kendi yaşamıyla ilişki kurabilecek bir sergileme ile iletişimin sağlanması, kısaca "Yaşayan Müze" sloganının seslendirildiği bir müzecilik anlayışı başlamıştır. 2000'li yıllara geldiğimizde ise; teknolojinin her türlü olanağının kullanılabildiği sunum ve sergilerle görsel şölene dönüştürülen müze ve sergilemeleri, ülkelerinin çağdaşlığının da bir ölçüsü kabul edilir hale gelmiştir.

Günümüzde müzeler, artık yaşam kadar çeşitlenmiştir. Bu yeni durum, bir kurum olarak bambaşka bir müze getiriyor karşımıza. Ve bugün müzeler, biçim, içerik ve işlev açısından farklılıklarını, düşüncelerini, özgünlüklerini, kısaca kimliklerini ortaya koymayı önemseyerek, bu tutumlarını da Müzeolojinin (yani Müzebilim) interdisipliner yaklaşımı ile belirginleştiriyorlar.

Bugün gelinen noktada müzecilikte müthiş bir vizyon patlaması var. Ancak, belirli yapısal sorunlar içerisinde boğulan müzeler, genelde, son yıllarda önemi artan Müze-toplum ilişkisi bazında yeni mekanlar oluşturma ve genişleme ihtiyacı içindedirler. Bu yeni konumda müzeler, konuşlanmış oldukları alanların darlığı nedeniyle, yeni mekanlar yaratma gayreti içine girmişler, bunda da karşılarına çıkan yapısal sorunları aşma konusunda çeşitli çözümler sınamaya başlamışlardır.

Bu sorunları yaşayan müzelerin başında da kuruluşu 18.yüzyıllara dayanan müzeler gelmektedir. Örneğin, British Museum, Louvre ve İstanbul Arkeoloji Müzeleri gibi eski ve köklü kurumlar.
İşte bunlardan birisi olan dünyanın en önemli arkeoloji müzelerinin başında gelen İstanbul Arkeoloji Müzeleri de bugüne gelindiğinde bir milyona yaklaşan eseri ile, 1980'li yıllardan buyana çağdaş müzecilik gündemini yakalamaya çalışıyor. Dünü yaşamış, bugünü yaşayan ve geleceğini görmeye çalışan bir müze ile karşı karşıyayız.

İstanbul Arkeoloji Müzelerinin Sergilemelerle Dünü ve Bugünü;

Müzenin tüm sergilemelerini anlatmayacağım. Bunu anlatmak için zaman yeterli değil, kaldı ki her bir sergi salonunun hazırlanmasında, yıllar boyunca onlarca meslektaşım çalışmıştır. Onların pek çoğu bugün için ya aramızdan ebediyen ayrılmış ya da emekli olmuşlardır. Şu anda müzede olanlar ise üç beş kişi ile sınırlıdır. Bugün aramızda olmayanları burada sevgi, şükran ve rahmetle anmak istiyorum. Çünkü müzecilik 1980-1990'lı yıllara kadar biraz da usta çırak ilişkisi içinde yapılan bir meslekti. Ancak bugün artık "Müzecilik" akademik olarak da yol almış bulunuyor ve müzelerde müzecilik eğitimi almış uzmanların çoğalmasının müzeciliğin ve müzelerimizin gelişmesine katkı sağlayacağı kuşkusuzdur.

Müze Sergilemeleri konusuna döndüğümüzde;

Her müzenin farklı bir amacı, farklı hizmet anlayışı ve farklı çekim merkezleri vardır. Bu nedenle de ki her müze kendi vizyonu ve misyonu doğrultusunda değerlendirilir ve bu doğrultuda kurgulanır. Bir müzenin misyonu; içinde barındırdığı birikimin ona sağladığı bilgi ile doğrudan ilişkilidir ve her müze, kendi koleksiyonu konusunda uzman kurum olmak; dolayısı ile de uzman yetiştirmek durumundadır. Bu nedenle farklı nitelikteki bir müzeyi diğeri ile kıyaslamamak gerekir. Örneğin Bir arkeoloji müzesini, bir modern sanat müzesi ile ya da farklı konulardaki diğer müzelerle.

Her müzenin hedef kitlesi de farklıdır. Müzelerin ortak noktaları her müze kendi birikimlerini topluma aktarma noktasında köklü bir bilgiye ve iyi bir müze-bilimciye ihtiyaç duymaktadır. Müzecilik artık dünya ölçeğinde el yordamıyla yürütülmeyi taşıyamıyacak bir noktaya gelmiştir. Müzecilik bir ekip işidir ve bu ekibin içinde pek çok meslek disiplininden donanımlı elemanlara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu noktada vurgulanması dahası altının çizilmesi gereken konulardan birisi de müzelerin kendi gelişim plan ve projelerini kendilerinin yapabilmesidir. Bunun için öncelikle müze kendi kadrolarını oluşturmalı ve eksik kadrolarını nitelikli elemanlarla takviye etmelidir. Müzecilik günümüzde artık interdisipliner bir bilim olarak dünya ölçeğinde yerini almıştır kadrolarını da bu ölçüde geliştirmektedir.

Müze sergilemeleri aynen bir film gibi, bir senaryo kapsamında kurgulanır. Müzelerin genelde ana temaları "Sürekli Sergilemeler" olarak kurgulanırken, koleksiyonlarında bulunan eserlerle zaman zaman "Geçici Sergiler" de düzenleyerek depolarında bulunan eserlerini tanıtma fırsatları da yaratmaktadırlar. (GEÇİCİ SERGİ GÖRÜNTÜLERİ)

Tüm sergilemelerde kurallar aynıdır: Konunun anlatıldığı bir Ana Tema ve bunun tanımlandığı bir başlığı vardır. Yine her sergilemenin amacı, ilkeleri ve kriterleri vardır. Ayrıca sergileme bir ekip işidir. Bu ekipte; konusu gereği uzmanlar bulunur ve her serginin bir küreyter'ı ya da koordinatörü olduğu gibi birlikte çalıştığı sergi tasarımcısı, aydınlatma uzmanları, konservatör ve restoratörler, grafik tasarımcı, eğitim uzmanları, iletişim uzmanları vb elemanlar da bulunur. Yıllar boyu her konuda olduğu gibi bu konularda da kendini yetkin gören müzeciler ellerlinden geldiği kadar bir şeyler yapmaya çalıştılar. Arkeoloji müzelerinde de durum çok farklı değildi. Burada da görüldüğü gibi yapılanlar beğenildi ve ödül de kazandı ancak yeterli mi ? Hayır !Gelişen teknolojinin müzelerde uygulandığı çok yeni gelişmeler de güncel olarak takip edilmeli ve sergilemeler zaman içinde gözden geçirilmelidir.

Ülkemizin İlk Müzesi olan Müze-İ Humayun yani İmparatorluk Müzesi'nin gerek ilk gerekse son yıllarda yapılan sergilemeleri, koleksiyonlarının kendisine tanıdığı imkanlarla kurgulanmıştır. Bu bağlamda; İstanbul Arkeoloji Müzeleri; Arkeoloji Müzesi, Eski Şark Eserleri Müzesi ve Çinili Köşk Müzesi olmak üzere üç ana birimden oluşmaktadır. Müze-i Hümayun (İmparatorluk Müzesi) olarak kurulan İstanbul Arkeoloji Müzeleri 13 Haziran 1891 tarihinde ziyarete açılmıştır. İstanbul Arkeoloji Müzeleri, müze olarak inşa edilmiş binası ve Osmanlı İmparatorluğu'nun sınırları içinde bulunan çeşitli kültürlere sahip bir milyon civarındaki eseriyle Dünya'nın önde gelen müzelerinden biridir. Ülkemizde paralı ziyarete açılan ilk Müze, Çinili Köşk'tür

Çinili Köşk Müzesi
Osmanlı sivil mimarisinin Selçuklu etkisinde yapılmış İstanbul'da bulunan tek örneği olan Çinili Köşk, Fatih Sultan Mehmed (1451-1481) döneminde 1472 yılında yaptırılmıştır. Köşk, 1880 yılında İmparatorluk Müzesi (Müze-i Humayun) olarak arkeolojik ve İslamî eserlerin sergilenmesi için kullanılmaya başlamış ve yukarıda da belirtildiği gibi 1882 yılında ülkemizde ilk paralı ziyarete açılan müze olarak tarihe geçmiştir. (Eski ve Yeni Teşhir Örnekleri)

Eski Şark Eserleri Müzesi
1883 yılında Sanayî-i Nefise Mekteb-i Âlisi (Güzel Sanatlar Akademisi) olarak Osman Hamdi Bey tarafından, dönemin ünlü mimarı Alexandre Vallaury'ye yaptırılmış ve uzun süre kullanılmış olan Eski Şark Eserleri Müzesi'nin binası, 1917-1919 yılları arasında Yakın Doğu bölgesinden getirilen eserlerin sergilenmesi amacıyla Halil Edhem Bey tarafından müze haline getirilmiş, 1963-1974 ve 1998-2000 yılları arasında yapılan restorasyon ve sergileme çalışmalarıyla yeniden düzenlenmiştir.

Müze'nin koleksiyonları arasında; İslamiyet öncesi Arap Yarımadası, Mezopotamya, Mısır ve Anadolu eserleri yer almaktadır. Bunlar arasında; Adap Kralı Lugal Dalu'nun Heykeli, Arami yazıtlı Güneş Saati, Mısır Mumyaları, Kadeş Antlaşması, Boğazköy Sfenksi ve Maraş'tan hiyeroglif yazıtlı Kapı Aslanı gibi tanınan eserler bulunmaktadır. Eski Şark Eserleri Müzesi koleksiyonlarında 20 bine yakın arkeolojik eser, Çiviyazılı Belgeler

Arşivi'nde ise yaklaşık 80 bin tablet mevcuttur. (Eski ve Yeni Teşhir Örnekleri)

Arkeoloji Müzesi
Arkeoloji Müzesi ise, Ana Bina ve Ek Bina (Yeni Bina) olmak üzere iki yapıdan oluşmaktadır. Ana Bina; arkeolog, ressam ve müzeci Osman Hamdi Bey'in 1887-1888 yılları arasında Sidon'da (Sayda-Lübnan) yaptığı Kral Nekropolü Kazıları'ndan İstanbul'a getirilen -aralarında İskender Lahdi, Tabnit Lahdi, Satrap Lahdi, Ağlayan Kadınlar Lahdi'nin de bulunduğu büyük boyutlu ve önemli eserlerin sergilenebilmesi için Osman Hamdi Bey tarafından dönemin ünlü mimarı Alexandre Vallaury'ye inşa ettirilmiştir. Bu yapıya 1903 ve 1907 yıllarında sol ve sağ kanatların eklenmesi ile Ana Bina tamamlanmıştır.

Ana Bina'nın sergi salonlarında, Sidon Kral Nekropolü Kazısı buluntularının yanı sıra; Arkaik Dönem'den Roma Dönemi sonuna kadar olan süreci yansıtan ve İmparatorluk sınırları içinden gelen çeşitli eserler ile Didim-Milet Kutsal Yolu'nun Brankhit heykelleri, Kore ve Kuros (genç kız ve erkek) heykelleri, Halikarnassos Mausoleumu'na ait aslan heykeli, ünlü Bergama Zeus Sunağı'na ait Aphrodite başı, Büyük İskender portresi, Roma Devri'nin üç büyük mermer kenti Aphrodisias, Ephesos ve Miletos'un heykeltıraşlık eserleri sergilenmektedir. Bu salonun sonunda, Doğu Akdeniz'in tüm bölgelerinde bulunmuş Roma İmparatorluk Çağı heykel sanatının eyalet örnekleri de antik merkezler vurgulanacak biçimde kronolojik düzen içinde yer almaktadır.

Son yıllarda açılan Klasik Müze Salonlarının sol kanadında ise Mezar Sanatı ve Mimari Eserler salonu yer almaktadır. (Eski ve Sergilemelerden Örnekler)

Ek Bina ya da Yeni Bina
Ana Müze binasının güneydoğu bitişiğinde; 1969-1983 yılları arasında yapılan ve bugün Ek Bina (Yeni Bina) olarak adlandırılan binada "Çağlar Boyu Anadolu ve Troia", "Anadolu'nun Çevre Kültürleri; Suriye, Filistin, Kıbrıs", "Çağlar Boyu İstanbul", "İstanbul'un Çevre Kültürleri; Thrakia, Bithynia ve Bizans" adlı sergi salonları ve "Çocuk Müzesi", yer almaktadır.

Müzenin kuruluşunun 100.üncü yılı olan 1991'de açılan Ek Bina'daki teşhirlerinin ilk ikisi;

1. Çaplar Boyu Anadolu ve Troia: Ek Bina'nın 2. katında yer alan salonda; Troia'nın 9 yerleşim katına ait buluntuların yer aldığı vitrinlere paralel olarak, Anadolu ve Trakya'da Paleolitik Çağ ile Demir Çağ'ın sonuna kadar uzanan sürece ait buluntular sergilenmektedir.

2. Anadolu'nun Çevre Kültürleri; Suriye, Filistin, Kıbrıs: Ek Bina'nın 3. katında bulunan salonda; 19. yüzyıl sonları ile 20. yüzyıl başlarında Suriye ile Filistin'in, Megiddo Gezer, Taanek, Tell-Ettin, Sayda, Sebastiye, Tyr ve Beyrut yerleşmelerinde yapılan kazılardan müzeye gelen eserler ile Cesnola Koleksiyonu'ndan müzeye kazandırılan Kıbrıs eserleri sergilenmektedir.

3. Daha sonraki yıllarda açılan Çağlar Boyu İstanbul: Ek Bina'nın 1. katında yer almaktadır. Bu salonda, İstanbul'un prehistorik dönemden Osmanlı dönemine kadar geçirdiği, sanatsal, siyasal ve kültürel değişimi yansıtan eserler sergilenmektedir.

4.1998 yılında açılan İstanbul'un Çevre Kültürleri; Thrakia, Bithynia ve Bizans sergilemesi ise; Ek Bina'nın zemin katında yer alan sergi salonunda, İstanbul'u çevreleyen Thrakia ve Bithynia bölgesinde yapılan çeşitli kazılardan gelen buluntular ile Bizans dönemi eserleri sergilenmektedir.

Çocuk Müzesi: Ek Bina'nın zemin katında bulunan Çocuk Müzesi'nde, Tunç Çağı'ndan Bizans dönemine kadar yazının icadı, çanak-çömlek yapımı ve kullanımı, paranın icadı gibi tarihte yaşanan ilkleri vurgulayan eserler ve canlandırmalar yer almaktadır.

Dününü ve bugününü anlatmaya çalıştığımız İstanbul Arkeoloji Müzelerinin GELECEĞİ ya da YARININI görmeye çalıştığımızda;

Dünyanın önde gelen müzelerinden birisi olan İstanbul Arkeoloji Müzelerinin geleceğinin, çağdaşı diğer örneklere göre pek de şanslı olmadığını görüyoruz.

Nedenlerine gelince:

Birincisi; binalarının üzerinde oturduğu alanın; 1. Derece Arkeolojik ve Tarihi sit alanı olması ve müzenin gelişmesi ya da genişlemesine imkan sağlamaması,

İkincisi: Binanın kendisinin ülkemizin "İlk Müzesi" olması nedeniyle "Korunması Gerekli Kültür Varlığı" niteliği taşıyor olması ve bazı bölümlerinde yapılacak herhangi bir değişikliğe izin vermemesi; Örneğin Sayda Lahitleri Salonu'nun teşhiri hala ilk teşhir konumunda korunmaktadır. Bu salonlarda sadece koşulların iyileştirmesi yapılabilmektedir. Kaldı ki bu doğru bir yaklaşımdır.

Üçüncüsü: 1968 yılında yapımına başlanan ve 1991 yılında müzenin kuruluşunun yüzüncü yılında teşhire açılmaya başlayan ek binanın, müzenin ihtiyacına cevap vermeye yetmediği, teknik sorunlar nedeniyle depolarının da verimli kullanılamadığı, dolayısı ile müzenin sorunlarını aşamadığı gibi birçok neden, müzenin geleceği ile kaygıların nasıl aşılabileceği konusunda alternatif çözüm arayışlarını günümüze taşımıştır.
Toplam 12.000 m2 teşhir alanına sahip olan müzenin envanterli eser sayısı 700.000'i aşmış olup bunlardan yaklaşık 12.000 adedi teşhir edilmektedir. Müzenin açık teşhir alanları olarak da kullanılan bahçe depo alanları ise 11.000 m2'dir.

İstanbul Arkeoloji müzeleri bugünkü durumu ile tamamen tıkanmış durumdadır. Bırakın müzecilik aktivitelerini, eserlerini depolayacak mekanları dahi yetersiz durumdadır. Eser koruma ve onarım laboratuarları yoktur. Dünyanın en önemli müzelerinin başında geliyor diyoruz ama müzecilik ölçütlerinin birçoğuna uymuyor. Uzman sayısı ve kadroları yetersiz. Buna rağmen dünya ölçeğinde iş yapabilme yetisine sahip olmak bu müzede gelenekselleşmiştir.

Yurt dışına döndüğümüzde ;

Bugün gelinen noktada müzeler, yalnızca eser koruma ve sergilemenin ötesinde, pek çok aktivitenin yapıldığı, insanların hafta sonlarını kültürün de beslediği keyif içinde geçirdikleri bir mekan olarak tasarlanmaktadır. CENTRE GEORGES POMPİDOU (*3) gibi. Daha da ötesi bugün müze binaları da artık bir sanat harikası durumundadır (GUGGENHEIM müzeleri (*4), MODERN TATE, ROYAL ONTARİO MUSEUM Vb..)

Bugün İstanbul Arkeoloji Müzeleri ile koşut sayabileceğimiz müzelerin başında gelen British Museum (*5) ve Louvre, konuşmamızın başında belirttiğimiz gibi, müze aktivitelerini ya da diğer müzecilik işlevlerini yapabilmek için sorunlarını yıllar önce planlayarak nispeten çözmüşlerdir. Hala da gelişim planları gün be gün açıklanarak devam etmektedir. Örneğin BRİTİSH MUSEUM'un 10 gün önce, yani 1 Nisan 2009 tarihinde, yeni bir genişleme ya da gelişim projesi açıklanmıştır. 135 milyon Euro'luk bir bütçesi olan bu proje, 2012'de hayata geçirilmiş olacaktır. Bu proje için British Museum'un hemen yanı başındaki evlerin alınarak genişleme imkanı sağlandığına da dikkat çekmek istiyorum.

Bunun dışında diğer genişleme imkanı aramaya çalışan müzeler;
LOUVRE (*6) (örnek resimler)
MADRİD PRADO MÜZESİ (*7) (örnek resimler)
Carré d'Art (*8) (örnek resimler)
ROYAL ONTARİO MUSEUM (*9) (örnek resimler)

Biz ne yapabiliriz ?.

Öncelikle elimizde bulunan alternatifleri doğru değerlendirerek, seçenekleri ortaya koyabiliriz. Bunlardan,

Birincisi; British Museum'un yaptığı gibi yakınında bulunan binalardan yararlanabilir. Örneğin; Bugün müze ile aynı aks içinde olan, müzenin hemen yanı başında yer alan ve kullanımı halihazırda Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın inisiyatifindeki "Eski Darphane Binaları"nın - ki bu binaların Kültür Bakanlığına devrediliş nedenlerinden birisi de; kapısının üzerinde hala "Meskükat Müzesi" kitabesini taşıyan yapıların da yer aldığı bir kompleks olması ve bu mekanda bir sikke teşhirinin yapılması koşulunun olması - İstanbul Arkeoloji Müzeleri ile ilişkilendirilmesini gerekli kılmaktadır.

İkincisi; yine müzenin hemen yakınında bulunan Gülhane Parkı'nın müzecilik aktiviteleri için değerlendirebilir bir mesafe ve konumda olması. Bu alanda halihazırda bugün "Teknoloji Müzesi" ve diğer sanat etkinliklerinin de yer aldığı bir alanın kurgulanmış olması, Arkeoloji Müzesi için de bir alanın yaratılabileceğine yeşil ışık yakmaktadır.

Üçüncü bir alternatif de, yapıldığı günden buyana sorunlu olan ve sorunları ile yaşamaya devam eden Müze Ek Binasının kaldırılarak, zemine zarar vermeyen yeni teknolojilerin de kullanılmasıyla, ultra modern bir çekim merkezinin yaratılabileceği fikrinin değerlendirilmesi.

Sonuç olarak; müze kurmak ve geliştirmek günümüzde, düşüncelerin çok ötesinde, artık hayallerin de yetmediği bir noktada gelişmektedir. İstanbul Arkeoloji Müzelerinin geleceği için başka örneklere bakmak gerekirken, onun kendi verilerini de değerlendirerek en iyi sonucu alabilmek temennimiz. Ancak örneklerden yola çıkarak birkaç öneride bulunmamız gerekirse; British Museum ( bkz. dipnot 5), Louvre (bkz. dipnot 6 ), Carré d'Art (bkz. dipnot 8) ve benim favori olarak seçtiğim Royal Ontario Museum ( bkz.dipnot 9) bunların başında gelebilir. Burada yapılması gereken, çözüm üretebilecek konunun uzmanları ile çok yönlü araştırılıp çalışılarak bu alternatiflerin çoğaltılması ve önerilerin toplumla da paylaşımı sağlanarak hayata geçirilmesi için çalışmaların en kısa sürede başlatılmasıdır.

Dipnotlar:

(*1) Nur Nirven, Halkla İlişkiler Kuramlarının Türkiye'deki Sanat Müzelerinde Uygulanabilirliği, Y.T.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Müzecilik Anabilim Dalı Yayınlanmamış Yüksek Lisans tezi, İstanbul 1992.s.33.

(*2) Swiss National Comittee of ICOM & Swiss National Comission for UNESCO. The Problems of Museums in Countries Undergoing Rapid Change. Reports and Papers on Museums I. Berne-Paris, 1964.s.30.

(*3) Paris'te Beaubou olarak bilinen yerde 1971-1977 yılları arasında inşa edilen George Pompidou Merkezi, cam ve metal kullanılarak ileri teknoloji mimarisi ile dikkat çeken yapısı ve bünyesinde bulunan Modern Sanat Müzesi, galerileri, kütüphanesi, restoranları ve kafeleri ile günde 26.000 ziyaretçiye ev sahipliği yapmakta olup, dünyanın en çok ziyaretçi çeken müzelerinin başında gelmektedir.

(*4) Guggenheim Müzesi Bilbao, İspanya'nın Bask bölgesinde, Bilbao şehrinde bulunan, Modern Sanat Müzesidir. Sergi alanı 11.000 m²'dir. Müze ABD'li bir vakıf olan Solomon R. Guggenheim Vakfı'nın beş müzesinden biridir. Oval tarzdaki bina Bilbao şehir merkezinde, Nervión Nehri'nin kenarında bulunmaktadır. Mimarı Kanada-ABD'li mimar ve tasarımcı Frank Gehry'dir. 1997 yılında tamamlanan ve inşası 4 yıl süren bu çok kıvrımlı bina, yapısöküm tarzı stili ile ünlüdür.

(*5) 1 Nisan 2009'da Richard Waite tarafından açıklandığına göre 2012'de açılması planlanan yeni bir bölün daha müzenin hemen yakınındaki binaların alınarak müzeye katılması ve 135 milyon Paund'luk bir bütçe ile yapılacak yeni genişleme planları hayata geçiriliyor. Bu yeni bölümde 1000 metrekarelik 2 özel sergi alanı ile okuma odaları ve konservasyon laboratuarı lojistik amaçlı mekanlar ile depo vb. alanlar yaratılmaya çalışılıyor.

(*6) Louvre Müzesi (Musée du Louvre); dünyanın en büyük müzelerinden biri olan Louvre, Eski bir saray binasında
1793 yılında Avrupa'da ilk kez müze olarak halka açılmıştır. 1980'li yıllarda 1,2 milyar ABD Doları harcanarak
yenilenen Müzeye 21 metrelik cam bir piramitle sağlanan modern giriş, bugün müzenin bir çekim merkezi
haline gelmesine önemli katkıda bulunmuştur.

(*7) Madrid Prado Müzesi'nin genişlemesini sağlamak için kırmızı küp tuğlalardan yapılmış olan modern kanadı 29 Ekim 2007'de açılmış ve 152 million Euro'ya mal olmuştur. Bu çalışmayı İspanyol mimar Rafael Moneo, 5 yılda tamamlamıştır. İspaya'nın bu en prestijli müzesinin orijinal binası Neoklasik stilde 18.yüzyıl sonu - 19.yüzyıl başlarına ait olup, tarihindeki bu en büyük genişleme ve renovasyonunu, ultra modern bir bina ile sağlamıştır. Ancak bu uygulama ağırbaşlı ve zarif görünümü ile dikkatleri çekmektedir.

(*8) Güney Fransa'da Fransa'nın Roma'sı olarak da adlandırılan küçük bir kent Nimes'de M.Ö.1.yüzyıla ait bir Roma dönemi tapınağın yanına inşa edilen bu Çağdaş Sanat Müzesi ve Kent Kütüphanesi, Norman Foster tarafından Camdan tasarlanmıştır. 1984'de 12 mimar, ki, bunlar arasında Frank Gehry, Jean Nouvel ve César Pelli de davet edilerek müze için bir zirve oluşturulmuştur. Tasarım için İngiliz mimar Norman Foster seçilmiş ve bina inşa edilerek Mayıs 1993'de açılmıştır. Burada Tarihi ve Modern tasarım yan yana görünmektedir. Pek çok eleştirmen buradaki dokunun bozulduğunu vurgulamakta kimileri ise uygun olduğu görüşünde kısacası tarihi dokuda böyle bir yapının yapılması pek çok tartışmalara neden olacaktır. O nedenle bu tip önemli projelerin uzmanlar ve toplumla tartışılmadan geriye dönüşü olmayacak bir sonuca varılmaması önerilmektedir.

(*9) Doğa Tarihi ve Dünya Kültürünün zengin birikimine sahip müzelerinin başında gelen Kanada-Royal Ontario Museum, zengin birikimini sergilemenin ötesinde, topluma yönelik çalışmaları ile de ünlüdür (örneğin; sempozyum, seminer, müze içi ve müze dışı tur ve seyahatler düzenlemekle kalmayıp, film, yayınlar yapıp, aileleri de kapsayan aktiviteler de hazırlamaktadır). Müze etkinlikleri ve gelecek planlamasına yeterli olmayan klasik müze binası, mimar Daniel Libeskind tarafından tasarlanan ve Michael Lee-Chin Crystal tarafından finanse edilen ve onun adı ile anılan, yüksek profilli ultra modern bir yapı ile genişletilmiştir. 2014'de yüzüncü yıl döneminde 27 ek galeri açılması planlanan müze, günümüzde bu ultra modern ekleri ile de dikkatleri üstüne çekmektedir.

 

 

WEB TASARIMI: Şengül Aydıngün & Haldun Aydıngün